İlk Evimizde Öğrendiklerimiz
Bir çocuk için “ev”, yalnızca içinde yaşadığı fiziksel alan değildir. Ev; ihtiyaçlarının karşılandığı, duygularının karşılık bulduğu, hata yaptığında ne olduğunun öğrenildiği ve yakınlığın nasıl kurulduğunun deneyimlendiği ilk ilişkisel ortamdır. Bu nedenle anne-kız ilişkisi, bir kız çocuğunun kendisi ve diğer insanlarla ilgili geliştirdiği bazı ilk varsayımların oluştuğu önemli alanlardan biri olabilir.
Bir çocuk annesine baktığında yalnızca “Beni seviyor mu?” sorusunun cevabını aramaz. Farkında olmadan çok daha fazla şey öğrenir: İhtiyacımı söylediğimde ne oluyor? Üzüldüğümde bana yaklaşılır mı? Bir hata yaptığımda hâlâ değerli miyim? Bir başkasına “hayır” dediğimde ilişki devam ediyor mu? Başarılı olmadığımda da görülüyor muyum? Öfkelendiğimde duygum kabul ediliyor mu?
Bu deneyimler zamanla açık kurallara dönüşmeden zihnimizde ilişkilere dair bazı beklentiler oluşturabilir. Örneğin ihtiyaçlarını ifade ettiğinde karşılık bulan bir çocuk, ilişkilerde ihtiyaç sahibi olmanın başlı başına bir sorun olmadığını öğrenebilir. Buna karşılık sürekli “sorun çıkarma”, “üzülme”, “büyütme” mesajları alan bir çocuk, ilerleyen yıllarda kendi duygularını küçümsemeyi öğrenebilir.
Elbette yetişkinlikteki ilişki biçimlerimizi yalnızca anne-kız ilişkisi belirlemez. Babalar, diğer bakım verenler, kardeşler, arkadaşlar, kültür, mizaç ve sonraki yaşam deneyimleri de bu hikâyenin parçalarıdır. Ancak ilk ilişkilerimiz, sonraki ilişkileri anlamlandırırken kullandığımız ilk sözlüğü oluşturabilir.
Belki de bu yüzden bazı ilişkisel tepkilerimiz bize “fazla” ya da “anlamsız” görünürken aslında geçmişte öğrenilmiş bir anlam taşıyor olabilir.
Sevilmek Nasıl Öğrenilir?
Sevginin ne olduğuna dair hepimizin zihninde bir tanım vardır. Fakat bu tanımın önemli bir kısmını ne zaman oluşturduğumuzu çoğu zaman hatırlamayız. Çünkü çocuklukta sevgi çoğunlukla bir kavram olarak değil, gündelik hayatın içinde yaşanan küçük anlarla öğrenilir.
Bir çocuğun düştüğünde yanına gidilmesi, korktuğunda sakinleştirilmesi, başarısız olduğunda yanında kalınması kadar; ağladığında susturulması, öfkelendiğinde uzaklaşılması veya yalnızca başarılı olduğunda yoğun ilgi görmesi de ilişki hakkında bilgi verir. Çocuk bunları yetişkinler gibi analiz etmez. Fakat tekrar eden deneyimler, zamanla “ilişkiler böyle işler” şeklinde örtük beklentilere dönüşebilir.
Örneğin sevgiyle birlikte yoğun bir eleştiri yaşayan biri, yakınlığın içinde eleştirinin de olması gerektiğini düşünebilir. Sürekli başkalarının ihtiyaçlarını gözetmesi beklenen bir çocuk, yetişkinlikte kendisini düşündüğünde suçluluk hissedebilir. Duyguların konuşulmadığı bir evde büyüyen biri ise sevdiği insanlarla çok yakın olsa bile ne hissettiğini anlatmakta zorlanabilir.
Burada önemli olan, “Annem bana böyle davrandı, bu yüzden ilişkilerim böyle” şeklinde tek yönlü bir açıklama yapmak değildir. İnsan ilişkileri bundan çok daha karmaşıktır. Mesele daha çok şunu fark edebilmektir: Geçmişte deneyimlediğimiz bazı ilişki biçimleri, bugün yaşadığımız durumlara verdiğimiz anlamları etkiliyor olabilir.
Bazen “Neden bana iyi davranan birine güvenemiyorum?” diye sorarız. Belki sorun sevgiye kapalı olmamız değildir. Belki zihnimiz, uzun süre alıştığı ilişki biçiminden farklı olanı tanımakta zorlanıyordur.
Tanıdık olan her zaman sağlıklı değildir. Fakat tanıdık olduğu için güvenliymiş gibi hissedebilir.
Annemizin Sesi İç Sesimize Dönüştüğünde
Çocuklukta duyduğumuz bazı cümlelerin yetişkinlikte hâlâ bizimle konuşabildiğini fark etmek oldukça çarpıcıdır. Bazen kimse bizi eleştirmediği halde içimizden “Daha iyisini yapmalıydın” deriz. Bir hata yaptığımızda yalnızca hatayı görmek yerine kendimizi yetersiz ilan ederiz. Dinlenirken bile suçluluk hissederiz. Başarımızı küçümser, eksik olduğumuz noktayı büyütürüz.
Bu sesin tamamını anne-kız ilişkisine bağlamak doğru olmaz. Ancak annenin çocuğun kendisini değerlendirme biçimindeki rolü önemli olabilir. Özellikle tekrar eden eleştiriler, karşılaştırmalar, yüksek beklentiler veya koşullu onay deneyimleri, bazı çocukların zamanla dışarıdan gelen değerlendirmeyi içselleştirmesine katkıda bulunabilir.
Buradaki ilginç nokta şudur: Bir süre sonra annenin gerçekten orada olmasına gerek kalmaz. Çocuk büyür, evden ayrılır, kendi hayatını kurar; fakat değerlendiren ses içeride yaşamaya devam edebilir.
Örneğin bir kadın iş görüşmesine girmeden önce “Ya yeterince iyi değilsem?” diye düşünebilir. Bir ilişkide partneriyle yaşadığı küçük bir anlaşmazlıkta “Ben zaten zor biriyim” sonucuna varabilir. Bir arkadaşının davetini reddettiğinde “Bencil davrandım” diye kendisini yargılayabilir.
Bu noktada önemli bir psikolojik ayrım ortaya çıkar: Kendimizi değerlendirmek ile kendimizi sürekli denetlemek aynı şey değildir. Hata yaptığımızda bunu görebilmek sağlıklı bir öz-farkındalık olabilir. Fakat her davranışımızı değerimizi belirleyen bir sınav gibi yaşamak yorucudur.
Belki yetişkinlikte kendimize sorabileceğimiz sorulardan biri şudur: “Şu anda kendimle konuşurken gerçekten neye ihtiyacım var?” Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha sert bir iç ses değil, daha gerçekçi ve yetişkin bir sestir.
Geçmiş İlişkilerimizde Yeniden Karşımıza Çıkabilir
Yetişkinlikte bir ilişki içinde verdiğimiz bazı tepkiler, yaşanan olayın kendisinden daha büyük olabilir. Partnerimizin mesajımıza geç cevap vermesi, arkadaşımızın planı değiştirmesi veya birinin bizi eleştirmesi; yalnızca o anı değil, geçmişte öğrendiğimiz bazı anlamları da harekete geçirebilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Her güçlü duygunun arkasında mutlaka çocukluk travması aramak doğru değildir.
Bazen biri gerçekten bizi kırmıştır. Bazen bir ilişkide gerçekten sınır ihlali vardır. Bazen de yaşadığımız kaygının nedeni geçmişten çok, içinde bulunduğumuz koşullardır. Psikolojik farkındalık, her yaşananı çocukluğa bağlamak değil; bugünkü deneyim ile geçmişten gelen örüntü arasındaki olası bağlantıyı merak edebilmektir.
Örneğin çocukken annesinin sevgisini kaybetmemek için sürekli uyum sağlayan bir kişi, yetişkinlikte partnerine “Hayır” demekte zorlanabilir. Fakat bunu yalnızca “terk edilme korkusu” olarak etiketlemek yerine daha somut bir soru sorabilir: “Benim için karşımdakini hayal kırıklığına uğratmak neden bu kadar zor?”
Ya da duygusal olarak mesafeli bir ortamda büyüyen biri, yakınlık arttığında huzursuz olabilir. İlişki iyi giderken bile geri çekilme ihtiyacı hissedebilir. Bu durumda mesele “yakınlıktan korkuyorum” demekten çok, “Yakınlık arttığında bende hangi beklenti oluşuyor?” sorusuyla anlaşılabilir.
Çünkü ilişkilerimizde yalnızca davranışları değil, davranışlara verdiğimiz anlamları da taşırız.
Geçmişi bilmek bu yüzden önemlidir. Bizi geçmişe hapsetmek için değil, bugün verdiğimiz bazı tepkileri daha geniş bir çerçevede görebilmek için.
Yakın Kalırken Ayrışabilmek
Anne-kız ilişkisinin yetişkinlikteki en önemli meselelerinden biri yalnızca yakınlık kurabilmek değil, yakınlığın içinde kendine ait kalabilmektir. Çocuklukta annesinin beklentilerini karşılamaya çok fazla odaklanan bir kız çocuğu, büyüdüğünde kendi istekleriyle annesinin isteklerini birbirinden ayırmakta zorlanabilir. “Annem bunu nasıl karşılar?”, “Bunu yaparsam üzülür mü?” veya “Benden bunu bekliyor” gibi düşünceler, yetişkinlikte alınan kararların görünmez belirleyicileri hâline gelebilir.
Oysa sağlıklı bir yetişkinlik, annemizden uzaklaşmak anlamına gelmediği gibi onunla her konuda aynı fikirde olmak anlamına da gelmez. Kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alabilmek, farklı düşünebilmek ve gerektiğinde sınır koyabilmek de ilişkinin bir parçasıdır. Bazen bir kız çocuğu için “iyi evlat olmak” ile “kendi hayatını yaşamak” birbirine zıt seçenekler gibi görünebilir. Yetişkinlikte ise bu ikisinin aynı anda mümkün olabileceğini öğrenmek önemli bir dönüşümdür.
Belki de ayrışmak, annemizi daha az sevmek değildir. Onun beklentileriyle kendi ihtiyaçlarımız arasındaki farkı fark edebilmek ve bu farkın ilişkimizin sonu olmadığını deneyimleyebilmektir. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, annemizden kopmak değil; onun kızı olmanın yanında kim olduğumuzu da keşfetmektir.
Haritayı Yeniden Çizmek Mümkün
Anne-kız ilişkisinin yetişkinlikte bıraktığı izlerden söz etmek, bütün sorumluluğu annelere yüklemek anlamına gelmez. Bir anne de kendi geçmişinin, öğrendiklerinin ve yaşadığı koşulların içinden annelik yapar. Üstelik hiçbir insan yalnızca tek bir ilişkinin sonucu değildir. Bu nedenle amaç geçmişte suçlu aramak değil, bugün elimizde olan seçim alanını fark etmektir.
Çocukken öğrendiğimiz bazı ilişki kurallarını yetişkinlikte yeniden değerlendirebiliriz. Örneğin “iyi kız olmak için kimseyi üzmemeliyim” düşüncesi bir zamanlar ilişkileri korumanın bir yolu olmuş olabilir. Fakat yetişkinlikte aynı kural, kişinin kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemesine neden olabilir. “Sevilmek için yeterince başarılı olmalıyım” inancı çocuklukta onay aramanın bir biçimi olabilir; bugün ise dinlenmeyi bile hak edilmesi gereken bir ödüle dönüştürebilir.
Değişim çoğu zaman geçmişi silmekle başlamaz. Önce fark etmekle başlar.
“Ben neden böyleyim?” sorusundan ziyade “Bunu ne zaman ve hangi koşullarda öğrenmiş olabilirim?” sorusu daha farklı bir kapı açabilir. Ardından ikinci soru gelir: “Bu kural bugün hâlâ işime yarıyor mu?”
Belki de yetişkin olmak, çocukken öğrendiğimiz bütün ilişki kurallarını çöpe atmak değildir. Hangilerinin bize ait olduğunu, hangilerini artık taşımak istemediğimizi ve hangilerini yeniden şekillendirebileceğimizi seçebilmektir.
İlk evimiz, dünyaya bakmayı öğrendiğimiz yer olabilir. Fakat hayatımızın geri kalanında yaşayacağımız bütün evlerin planını tek başına belirlemek zorunda değildir.
Çünkü geçmişimiz haritamızın ilk çizgilerini oluşturabilir; kalemin geri kalanı hâlâ elimizdedir.
Kaynakça
- Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of Attachment: A Psychological Study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.
- Bowlby, J. (1982). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment (2nd ed.). Basic Books.
- Collins, N. L., & Read, S. J. (1990). Adult attachment, working models, and relationship quality in dating couples. Journal of Personality and Social Psychology, 58(4), 644–663. https://doi.org/10.1037/0022-3514.58.4.644
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change (2nd ed.). Guilford Press.

