Bir insanı en çok neyin tükettiğini sorsalar, pek çoğumuz somut kayıplardan, elle tutulur ayrılıklardan ya da aniden kapıyı çalan krizlerden bahsederiz. Masanın üzerinde duran boş bir kahve fincanı, terk edilmiş bir evin sessizliği ya da artık var olmayan bir ses… Kaybın somut göstergeleri karşısında ne hissedeceğimizi, nasıl kederleneceğimizi ve toplumun bize nasıl alan açacağını az çok biliriz. Oysa ruhumuzun derinliklerinde öyle bir kırılma alanı vardır ki çoğu zaman dışarıdan görünmez, adı konmaz ve tam da bu görünmezlik yüzünden şefkatle sarıp sarmalanmaz: Henüz yaşanmamış bir geleceğin yası.
İnsan, zihninde sadece hatıraları biriktiren edilgen bir varlık değildir; geleceği ilmek ilmek dokuyan, yarını bugünden kuran ve kendi hikâyesine sürekli sahneler ekleyen bir kurgucudur. Beş yıl sonra nerede yaşayacağımızı, kiminle yan yana yürüyeceğimizi, hangi masada oturup hangi başarıyı kutlayacağımızı planlarken aslında sadece ajandamıza notlar düşmeyiz. O kurgunun içine en kırılgan umutlarımızı, kontrol arzumuzun getirdiği sahte güvenlik hissini ve en önemlisi “o gelecekteki kendimizi” yerleştiririz. Zihnimizdeki o sahnede daha huzurlu, hedeflerine ulaşmış, yaralarını sarmış ve hayatını rayına oturtmuş bir “ben” bekler bizi. Planlarımız, sadece gidilecek bir rota değil; şimdiki anın zorluklarına tahammül etmemizi sağlayan psikolojik birer sığınaktır.
Peki, hayat o çok güvendiğimiz rotayı tek bir beklenmedik virajla altüst ettiğinde, bir telefonla ya da ansızın değişen koşullarla zihnimizdeki o tapınak yıkıldığında ne olur?
Genellikle çevremizden “Olsun, yenisini yaparsın”, “Her işte bir hayır vardır” ya da “Sağlık olsun, gerisi hallolur” gibi iyi niyetli ama ruhun derin yarasına asla temas etmeyen teselliler duyarız. Çünkü toplum, yalnızca var olmuş ve kaybedilmiş olanın yasına imkan tanır. Biten bir ilişkinin, kapanan bir işyerinin ya da fiziki bir vefatın ardından gelen keder herkes için anlaşılırdır; taziye kabul eder, köşenize çekilip ağlayabilirsiniz. Ancak hiç gerçekleşmemiş bir ihtimalin, zihinde yıllarca beslenip büyütülen bir hayalin sessizce ölümü adeta yok sayılır. Kimse size “Gelecekteki o harika hayatın gerçekleşmediği için başın sağ olsun” demez. İşte bu noktada insan, adı konulmamış, onaylanmamış ve bu yüzden de yalnızlaştırıcı bir gizli yasın içine sürüklenir.
Bu gizli yasın ağırlığı, ulaşılamayan somut hedefin kendisinden ziyade, o plan çöktüğünde açığa çıkan devasa boşluğun derinliğinden kaynaklanır. Plan dağıldığında her şeyden önce hayatın dizginlerinin elimizde olduğu, yeterince çabalarsak her şeyi öngörebileceğimiz yanılsaması tuzla buz olur. Kontrol illüzyonunun dağılması, yerini tekinsiz bir belirsizlik ve korunmasız bir çıplaklık hissine bırakır; zemin ayaklarımızın altından kaymış gibi hissederiz. Üstelik insan çoğu zaman kimliğini hedefleriyle ve gelecekte varacağı yerle tanımladığından, zihindeki o “gelecekteki ben” fikri buharlaştığında benlik algısı da sarsılır. “O plan gerçekleşmeyecekse, peki ben şimdi kimim ve nereye aitim?” sorusu cevapsız bir yankıya dönüşür. Ardından zihnin faturayı acımasızca kendine kestiği, “Nerede hata yaptım, yetersiz mi kaldım?” döngüsüyle beslenen bir suçluluk ve yeni tek bir adım bile atamayacak kadar ağır bir duygusal felç hali başlar.
Oysa yaşanmamış geleceğin yası da tıpkı somut bir kayıp gibidir; inkârı, öfkesi, pazarlığı ve derin bir hüznü vardır. Planların suya düşmesiyle gelen o boşluk hissini aceleyle yeni ajandalar, yeni hedefler ve telaşlı çabalarla doldurmaya çalışmak, kapanmamış derin bir yaranın üzerini alelacele kapatmaktan farksızdır. Zihnin bu kaybı sindirebilmesi için zamana ihtiyacı vardır. İnsanın önce oturup o çok istediği, yıllarca emek verdiği, hayalini kurduğu ama ellerinden kayıp giden “ihtimalin” ardından biraz durup hüzünlenmesine, o hayali zihninde usulca toprağa vermesine izin vermesi gerekir. Hayal kırıklığını meşru kabul etmeden atılan her adım, geride bırakılamayan bir hayaletin gölgesinde yürümek gibidir.
Bozulan bir planın ardından toparlanmak, hiçbir şey olmamış gibi sahte bir motivasyonla yola devam etmek demek değildir. Asıl iyileşme; hayatın bizim kurgularımızdan çok daha geniş, tahmin edilemez ve bazen de adil olmayan bir akışı olduğunu kabul edebilme esnekliğinde filizlenir. Hayat, bizim yazdığımız senaryoyu oynamak zorunda değildir; fakat bizim, onun sunduğu yeni sahnede kendimizi yeniden var etme gücümüz her zaman saklıdır.
Belki de dağılan hayallerin enkazı başında otururken kendimize sormamız gereken soru “Neden her şey mahvoldu?” ya da “Ben şimdi ne yapacağım?” telaşı değildir. Asıl soru şudur: “O planın içinde kendime vadettiğim güveni, sevgiyi ve değeri bugün, bu yeni ve bütünüyle belirsiz tablonun içinde kendime nasıl sunabilirim?” Çünkü bazen rotanın bozulması bize başarısız olduğumuzu fısıldamaz; sadece hayatın, bizim zihnimizdeki dar sınırlara sığmayacak kadar büyük olduğunu ve yönümüzü kaybetsek bile yürüyenin hâlâ biz olduğumuzu hatırlatır.


