Birini tanımakla, onun hakkında bir hikâye oluşturmak aynı şey değildir.
Hayatımıza giren insanları tanıdığımızı sanırız. Birkaç cümlesi, bir bakışı, bir sessizliği zihnimizde onun kim olduğuna dair bir anlam taşımaya başlar. Birinin konuşma biçiminden “soğuk”, sessizliğinden “çekingen”, başarılarından “hırslı”, gözlerindeki yorgunluktan “kırılgan” olduğuna karar veririz. Oysa gördüğümüz, karşımızdakinin yalnızca birkaç parçasıdır. Biz ise o parçaları bir araya getirip bütünü tamamlarız. Eksik kalan yerleri varsayımlarımızla doldurur, bilmediğimiz taraflarını kendi deneyimlerimizden ödünç aldığımız anlamlarla açıklarız. Sonra karşımızdaki insanı olduğu hâliyle görmek yerine, zihnimizde onun için oluşturduğumuz hikâyenin içinden görmeye başlarız.
Ve fark etmeden karşımızdakinin hikâyesini, onun yerine yazmaya başlarız.
Psikolojide insanların başkalarının davranışlarını açıklarken, durumsal etkenleri yeterince dikkate almadan kişisel özelliklere daha fazla ağırlık verme eğilimi temel yükleme hatası olarak ele alınır (Ross, 1977). Bir arkadaşımız mesajımıza cevap vermediğinde “bana değer vermiyor” deriz. Oysa aynı şeyi biz yaptığımızda, yoğun olduğumuzu, yorgun olduğumuzu ya da zihnimizin başka bir yerde olduğunu hatırlarız. Kendimiz için bağlamları, başkaları için karakterleri görmeye daha yatkınız.
Bir kişinin davranışını açıklarken onun hayatının tamamını bilmediğimiz hâlde, tek bir davranıştan bütün bir kişiliğe ulaşabiliriz. Bir toplantıda konuşmayan kişi “özgüvensiz” olur. Göz teması kurmayan kişi “mesafeli”. Her şeyi kontrol etmeye çalışan kişi ise “mükemmeliyetçi”.
Belki de öyledir. Ama belki de değildir.
Belki gözlerini kaçırmasının nedeni utangaçlık değil, karşısındaki insanın onda uyandırdığı bir anıdır.
Belki sürekli gülmesi, mutlu olduğundan değil; üzgünken nasıl davranacağını bilmediğindendir.
İnsan davranışının en büyük yanılgılarından biri, gördüğümüz şeyi gördüğümüzden ibaret sanmamızdır.
Oysa birinin davranışı, çoğu zaman görünmeyen bir hikâyenin yalnızca son cümlesidir.
Biz ise o cümleyi okuyup kitabın tamamını yazmaya kalkarız.
Birini ilk gördüğümüzde zihnimizin onunla ilgili hızlı bir izlenim oluşturması tesadüf değildir. Asch’in (1946) klasik çalışması, bir kişi hakkında sahip olduğumuz bazı özelliklerin diğer özellikleri algılayışımızı etkileyebildiğini göstermiştir.
Bir özellik, diğer bütün özelliklerin üzerine bir ışık düşürür.
Belki de bu yüzden “iyi insan” dediğimiz birinin davranışlarını daha kolay mazur görür, “kötü” olarak nitelendirdiğimiz birinin aynı davranışını daha sert yorumlarız.
Aynı cümleyi iki farklı insan söylediğinde neden birinde “şaka”, diğerinde “saygısızlık” olarak algılarız?
Çünkü çoğu zaman yalnızca söylenene değil, söyleyen kişi hakkında daha önce yazdığımız hikâyeye bakarız.
Birine dair oluşturduğumuz hikâye, ondan sonra göreceğimiz her şeyi seçmeye başlayabilir.
Ve asıl mesele, tam olarak burada başlar.
Çünkü bir kez “soğuk” dediğimiz birinin samimiyetini değil, mesafesini fark etmeye başlarız. “Sorunlu” olarak etiketlediğimiz kişinin yaşadığı zorlukları değil, çıkardığı sorunları hatırlarız.
Çocukken “utangaç” denilen biri, yıllar sonra kendine güvenen bir yetişkin olsa bile ailesinin gözünde hâlâ utangaçtır.
Bir zamanlar hata yapan biri, yıllar boyunca “güvenilmez” olarak hatırlanabilir.
Bir dönem zorlanan biri, başarıya ulaştığında bile “şans eseri” başarılı olmuş gibi görülebilir.
Çünkü bazen başkalarının gözünde olduğu kadar, kendi zihnimizde de sabit hikâyelere dönüşürüz.
Aynı İnsan, Farklı Hikâyeler
Başkalarının bizim için yazdığı hikâyeler, zamanla kendi sesimizden anlatılmaya başlar. Kendimize anlatılan bu hikâyeler, kendimizi nasıl gördüğümüzü de şekillendirebilir. Hepimiz, hayatımız boyunca başkalarının zihninde farklı hikâyelere dönüştük:
Birinin gözünde “fazla hassas”,
Bir başkasının gözünde “güçlü”,
Bir başkasının gözünde “zor”,
Bir diğerinin gözünde “iyi”.
Aynı insan.
Farklı hikâyeler.
Peki hangisi gerçek?
Belki hepsi, belki hiçbiri.
Aynı insan hem cesur hem korkak olabilir. Hem güçlü hem kırılgan. Hem sevgi dolu hem öfkeli. Hem kendinden emin hem de bazı günler kendisinden şüphe eden biri olabilir.
Yaşadıklarımız, kim olduğumuzu etkiler. Ama bizi bütünüyle tanımlamak zorunda değildir. Belki de bu yüzden bir insanı gerçekten tanımak, onun hakkında bildiklerimizi artırmaktan çok, onun hakkında bildiğimizi sandıklarımızı sorgulamakla başlar.
“Onu tanıyorum.”
Gerçekten mi?
Yoksa onun hakkında yıllardır taşıdığın hikâyeyi mi biliyorsun?
Karşındaki insanın sessizliğini biliyorsun ama neden sustuğunu bilmiyorsun.
Gülüşünü biliyorsun ama neyi sakladığını bilmiyorsun.
Birine dair bildiklerimiz, çoğu zaman onun hakkında bilmediklerimizin yanında ne kadar da küçük kalıyor.
Birini zihnimizde tek bir hikâyeye sığdırmadan önce kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Şu an gördüğüm şey, gerçekten tanıdığım kişi mi; yoksa onun hakkında oluşturduğum hikâyenin bana gösterdiği şey mi?”
Bir arkadaşımızın davranışını hemen kişiliğiyle açıklamak yerine, o gün hayatında ne olduğunu merak edebiliriz.
Bir çocuğa “sen böylesin” demeden önce, söylediğimiz cümlenin onun kendisi hakkında yazacağı hikâyenin ilk satırı olabileceğini hatırlayabiliriz.
Belki yıllardır değişmediğini düşündüğümüz birine, gerçekten değişmiş olabileceği ihtimaliyle yeniden bakabiliriz.
Ve belki kendimize…
Yıllardır anlattığımız hikâyeleri yeniden okuyabiliriz.
Birini gerçekten tanımak, onun hikâyesini bilmek değil; hikâyesinin henüz bitmediğini unutmamaktır.
Kaynakça
- Asch, S. E. (1946). Forming impressions of personality. Journal of Abnormal and Social Psychology, 41(3), 258–290.
- Ross, L. (1977). The intuitive psychologist and his shortcomings: Distortions in the attribution process. In L. Berkowitz (Ed.), Advances in experimental social psychology (Vol. 10, pp. 173–220). Academic Press.


