Bir insanı gerçekten tanıdığımızı ne zaman düşünürüz?
Bize kendisini anlattığında mı?
Çocukluğunu, korkularını, sevdiklerini, kayıplarını, kırgınlıklarını anlattığında mı?
Peki ya anlatamadıkları?
Söylemeye cesaret edemedikleri…
Kelimelerin yetmediği için sustukları…
Kimsenin bilmediği yaraları…
Ve belki de kendisinin bile tam olarak anlamlandıramadığı duyguları…
İşte insanı anlamaya çalışırken asıl soru belki de burada başlar:
Bir insan, anlattığı kadar mıdır?
Yoksa onu asıl insan yapan, kimseye anlatamadığı yerleri midir?
Çünkü hepimizin içinde, başkalarının göremediği bir hayat vardır.
Dışarıdan bakıldığında “iyi” görünen birinin içinde büyük bir mücadele yaşanabilir. Gülümseyen birinin içinde yıllardır taşınan bir yas olabilir. “Geçti” dediğimiz bir şey, aslında yalnızca konuşulmayı bırakmış olabilir.
Ve insan bazen en çok, anlatamadığı yerde kendisidir.
Peki neden bazı şeyleri anlatamayız?
Çünkü her acının bir kelimesi yoktur.
Bazı kayıplar anlatıldığında eksilir. Bazı kırgınlıklar dile geldiğinde hafiflemek yerine daha gerçek hâle gelir. Bazı yaşantılar ise o kadar derindir ki insan, onları anlatmaya çalışırken yalnızca yüzeyine dokunabilir.
Belki de bu yüzden insanın hikâyesi, söylediği cümlelerden çok daha büyüktür.
Fakat burada başka bir soru karşımıza çıkar:
İnsan, bütün bunlarla ne yapacaktır?
Anlatamadığı acıları nereye koyacaktır?
Değiştiremeyeceği geçmişle nasıl yaşayacaktır?
Ve daha da önemlisi:
Bunca şeyden sonra hayatına nasıl devam edecektir?
Tam da burada Viktor Frankl’ın düşüncesi bize başka bir kapı açar.
Frankl’a göre insanın en temel arayışlarından biri, hayatında bir anlam bulma çabasıdır.
Fakat anlam her zaman güzel şeylerin içinde bulunmaz.
Bazen insan anlamı, hayatın kendisine sorduğu en zor soruların karşısında arar:
“Neden bunu yaşadım?”
“Neden bunu kaybettim?”
“Neden benim başıma geldi?”
“Şimdi ne yapacağım?”
Ve belki de en ağır soru:
“Bütün bunlara rağmen neden yaşamaya devam edeyim?”
Frankl’ın insan anlayışında cevap, yaşadığımız her şeyi açıklayabilmekte değildir.
Çünkü bazı şeylerin açıklaması yoktur. Bazı acıların adil bir nedeni yoktur. Bazı kayıpların telafisi yoktur. Bazı soruların ise cevabı hiç gelmez.
Ama insan yine de bir seçimle karşı karşıya kalır:
Yaşadıklarının kendisini tamamen tanımlamasına izin verecek midir, yoksa onların içinde kendisine yeni bir anlam kurabilecek midir?
İşte anlam arayışı belki tam burada başlar.
Hayat bize her zaman ne istediğimizi vermez.
Bazen bizden bir şeyler alır.
Bir insanı…
Bir hayali…
Bir güven duygusunu…
Bir geleceği…
Hatta bazen kendimizle ilgili bildiğimiz kişiyi bile.
Fakat belki insanın hikâyesi, kaybettiği yerde bitmez.
Tam tersine, bazı hikâyeler kaybettikten sonra başlar.
Çünkü insan bazen acının içinden geçerken kendisine daha önce hiç sormadığı soruları sormaya başlar:
“Benim için gerçekten önemli olan ne?”
“Bunca şeyin içinde neyi korumak istiyorum?”
“Nasıl bir insan olmak istiyorum?”
“Hayatımda neyin anlamı var?”
Ve belki en önemlisi:
“Bundan sonra ne için yaşayacağım?”
İşte Frankl’ın düşüncesi burada yalnızca bir psikoloji yaklaşımı olmaktan çıkar.
Bir yaşam sorusuna dönüşür.
Çünkü mesele yalnızca başımıza ne geldiği değildir.
Mesele, başımıza gelenlerin ardından kim olduğumuzdur.
Bir kayıp bizi yalnızca eksiltmeyebilir; neyin kıymetli olduğunu da öğretebilir.
Bir yalnızlık yalnızca boşluk yaratmayabilir; insanı kendisiyle karşılaştırabilir.
Bir acı yalnızca canımızı yakmayabilir; başkasının acısını anlayabileceğimiz bir yere de taşıyabilir.
Elbette her acının mutlaka bir anlamı olduğunu söylemek kolaycılık olur.
Bazı acılar yalnızca acıdır.
Ve insanın iyileşmesi, yaşadığı her şeyi güzel bir hikâyeye dönüştürmesi demek değildir.
Bazen iyileşmek;
“Bunun neden olduğunu bilmiyorum ama bundan sonra hayatımla ne yapacağımı seçebilirim.”
diyebilmektir.
Belki insanın özgürlüğü de tam burada saklıdır.
Her şeyi seçemeyiz.
Nerede doğacağımızı…
Kimin bizi terk edeceğini…
Neyi kaybedeceğimizi…
Hangi acıyla karşılaşacağımızı…
Ama bütün bunların içinde nasıl bir insan olacağımıza dair küçük de olsa bir alan kalır.
Ve belki o küçücük alan, insanın hayatındaki en büyük özgürlüktür.
Şimdi ilk soruya yeniden dönelim:
Bir insanı insan yapan, anlatabildiği kadar mıdır, anlatamadığı kadar mı?
Belki cevap ikisinin arasında değildir.
Belki insanı insan yapan;
anlatamadığı acılara rağmen kendisine bir yol araması,
cevabını bulamadığı sorulara rağmen anlam aramayı sürdürmesi,
ve hayatın bütün belirsizliğine rağmen “Bundan sonra nasıl yaşayacağım?” sorusunu sormaya devam etmesidir.
Çünkü insan yalnızca yaşadığı şey değildir.
Yalnızca anlattığı hikâye de değildir.
İnsan, yaşadıklarıyla kendisi arasında kurduğu anlamdır.
Belki de bu yüzden insanı en çok, söyledikleri değil; sustuğu yerde neye dönüştüğü anlatır.
Ve belki insan,
anlatabildiği kadar değil,
anlatamadığı şeylerin içinden geçerken bulduğu anlam kadar insandır.
Kaynakça
- Frankl, V. E. (2020). İnsanın Anlam Arayışı (S. Budak, Çev.). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.


