Nihayet okul zili çaldı ve tüm çocuklar hepimizin dirsek çürüttüğü tahta sıralardaki yerlerini aldı. Onlar bembeyaz defterlerin ilk sayfalarını karalayadursun; bu zorlu maratona öğrencilerle birlikte anne-babalar, büyükanne ve büyükbabalar, servis şoförleri, aşçılar, temizlik personeli ve okulla bağı olan daha pek çok emektar da dahil oldu. Yılın büyük bir kısmını kapsayacak bu yolculuğun herkes için keyifli, sağlıklı ve öğretici geçmesini dilerim.
Kiminin koşarak gittiği okul yolu bazı çocuklar için pek cazip görünmese de okulla ev arasındaki en sağlam köprüyü kuşkusuz akran desteği kuruyor. Hem öğrenme ortamına hem de uyum sürecine iyi bir arkadaşın sağladığı katkıyı verebilen başka bir destek görmek oldukça zor. Bu durum, insan olmanın gerektirdiği “ötekinin varlığına” duyulan ihtiyaçla doğrudan ilişkilendirilebilir. Ötekiyle temas ettikçe anlam kazanan kimlik, doğduğumuz ilk günden itibaren şekillenmeye başlar; sınıftaki sıralarda ise yalnızca bilgiyle değil, akranların gözündeki yansımalarla pekişir.
İlkokul günlerini hatırlamayan yoktur değil mi? Evden koşarak mı yoksa geri geri adımlarla mı başladı sizin hikayeniz? Benimki; akranlarıma kıyasla küçük yaşımdan mıdır, sık değişen ilkokul öğretmenlerimden midir bilinmez, içime oturan koca bir ağırlıkla başlamıştı. Okuldan kaçan, evin önündeki demir parmaklıklara sıkı sıkıya tutunan ve adeta tüm evi kucaklayıp yanında okula götürmek isteyen küçük bir kız çocuğunun ölüm kalım savaşı gibiydi hissettirdiği. Aslında bende yankılanan bu duygular, her çocuğun zihninde aynı temel ihtiyaçtan doğar: Yeni yaşam alanının hissettireceği güven, aidiyet, ebeveynlerin yerini alacak ikame yetişkinler, başını okşayacak şefkatli bir el ve gözlerinin içine bakacak sıcak bir çift göz… Kısacası, varlığının değerli olduğunu ona duyuracak bir öteki.
Sezer Öğretmen, adını hatırladığım tek ilkokul öğretmenimdi. Yüzü hafızamdan zamanla silinmiş olsa da zihnime kazınan en net tablo; güler yüzü, kabarık sarı saçları, uzun ve zayıf silüetiyle bıraktığı o derin hissiyattı. Şefkatli, bir o kadar da naif… Okul öncesi eğitimin henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda, evden okula adeta aniden fırlatılan altı yaşındaki bir çocuğun tutunabileceği tek dal, tek sığınaktı öğretmen. Gözümde devasa bir tanrıçayı andıran varlığıyla, yabancı ve soğuk bir alan olan okulu benim için yaşanabilir bir yuvaya dönüştürmüştü.
Ne var ki, sıkça değişen öğretmenlerle zedelenen o ait olma duygusu, bir süre sonra yerini bambaşka bir gerçekliğe bıraktı. Yeni bir öğretmen gelene dek, pek çok velinin gözdesi olan “torpilli” çocukların sınıfına gönderildiğim o dönemler, hayatımın en zorlayıcı zamanlarındandı. “Sözde disiplinli”, ama bana göre yalnızca çatık kaşlı, eli cetvelli, mutsuz ve yüzü hiç gülmeyen bir öğretmene emanet edilmiştik. Onun varlığı karşısında, korkudan küçücük kaldığımı hissederdim.
Okula en yakın ev bizimki olduğundan, özellikle fen derslerinde baskı yapmak için patates ve soğan almaya biz giderdik. El işi dersinde bebeklerimize yöresel kıyafetler diker, kıl testereyle peçeteliklerin üzerine desenler işlerdik. Marakastan üçgen zile kadar hemen her türlü müzik aletinin bulunduğu okulumuzda, çan etekli takımlarımızla pek bir göz doldurur; hıncahınç dolu salonda hep bir ağızdan Atabarı’nı söylerdik. Ve en güzeli de tüm bunları, çiftçi çocuklarından yörenin en zengin çocuklarına kadar hepimizin eşit erişim imkânına sahip olduğu devlet okullarında yapardık.
Bir öğrenci, bir öğretmenin bakışında ya yücelir ya da alçalır. Çocuklar, öğretmenin baktığı yöne doğru yeşerir; görülmediklerinde ise sessizce solar giderler. Bu yüzdendir ki ellerinden mucizeler çıkaran, icap ettiğinde çocuklara kol kanat geren o yüce gönüllü öğretmenler, toprağa bir tohum eker gibi evlatlarının yüreğine sevgiyi serperler. Okulu soğuk bir binadan sıcak bir yuvaya dönüştüren de işte bu derin ve engin bakıştır.
Okul bahçesine adım attığınızda etrafını saran öğrenci çemberinin arasında kaybolmuş öğretmenler; dinlemeyi, anlamayı ve merhametle el uzatmayı bildikleri için o küçük yüreklerde taçlanırlar. Evde bile bulamadıkları dikkati, göremedikleri takdiri okulda bu öğretmenlerin yanında bulan çocuklar için mekânın ruhu değişir. Zamanın ve mekânın göreceli algısı bilimsel olarak kabul görse de bireysel dünyamızda tam olarak böyle şekillenir: Bir çocuk, sevildiği ve görüldüğü yerde dünyasını yeniden inşa eder.
Kimsenin bilmediği en gizli sırlarını açtıkları yer de okuldur; dirsek çürüttükleri sıralarda, zamanla saçlarını ağartarak ayrıldıkları yer de… Nice sevda denizlerine daldıkları da ayrılık ateşiyle yandıkları yer de yine okuldur. Kim bilir; bir çocuğun beş-altı yaşlarında başlayan bu macerası, Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözüyle özetlediği insan olma ve insani değerlerle donanma yolculuğundaki belki de en önemli geçittir.
Okul, her çocuğun uğradığı; büyüyerek, öğrenerek ve gelişerek içinden geçip gittiği bir yaşam durağıdır. Her eğitim kademesinde adım adım arşınlanan yollar, durmaksızın akar gider. Bundandır ki öğrencileri kuşlara, okulu ise bir yuvaya benzetirim. Yuvada kabuğunu kırıp yumurtadan çıkan bir kuş nasıl ki vakti geldiğinde kanat çırpıp uçup giderse; bizler de her yıl onları gökyüzüne uğurlamanın burukluğunu ve yuvaya yeni gelen canların heyecanını aynı anda yaşarız.
Kaynakça
- Okul, öğretmen, çocuk psikolojisi, güvenli bağlanma


