Günlük hayatın içinde, kendimiz dışında farklı rollere büründüğümüzü hiç fark ettiniz mi?
Kabul görmek için takındığımız, bazen kendi sınırlarımızı aşmamıza rağmen içinde bulunmaya devam ettiğimiz, bazen de benliğimizle yaşadığımız çatışmaların arasında sığındığımız roller…
Eğer fark ettiyseniz ve biraz üzerine konuşmaya hazırsanız, gelin birlikte bu “maskelere” bakalım.
İşe gittiniz: çalışan maskesi.
Evden çıktınız: evdeki rolünüzü geride bırakıp iş hayatındaki kimliğinize geçtiniz.
Arkadaşlarınızla buluştunuz: neşeli, sosyal ve eğlenceli arkadaş rolü.
Ailenizin yanına gittiniz: çocuk rolü.
Sevgilinizin yanına gittiniz: iyi bir partner olma rolü.
Bir otoriteyle karşılaştınız: uyum sağlayan, ölçülü ve kontrollü kişi rolü.
Peki bütün bu rollerin arasında asıl soru şu:
Gerçek olan “ben” nerede?
Aslında bu sorunun cevabı, düşündüğümüz kadar basit olmayabilir.
Sosyolog Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu adlı eserinde sosyal yaşamı bir tiyatro sahnesine benzetir. Goffman’a göre bireyler, içinde bulundukları sosyal ortama göre kendilerini farklı biçimlerde sunar ve farklı roller üstlenirler. İş yerinde profesyonel bir çalışan, evde bir ebeveyn ya da çocuk, arkadaşlarının yanında daha rahat ve neşeli bir kişi olmak bunun gündelik hayattaki örneklerindendir.
Bu açıdan bakıldığında, farklı rollere sahip olmak başlı başına bir problem değildir. Hatta sosyal yaşamın doğal bir parçasıdır.
Çünkü hayatın her alanı bizden aynı davranışları beklemez.
Bir öğretmen sınıfta öğrencileriyle kurduğu iletişimde farklı, arkadaşlarıyla sohbet ederken farklı, ailesinin yanında ise bambaşka bir iletişim biçimine sahip olabilir. Bu, her seferinde “sahte” olduğu anlamına gelmez. Aksine insan, bulunduğu bağlama göre davranışlarını düzenleyebilen sosyal bir varlıktır.
Asıl mesele belki de maske takıp takmadığımız değil; taktığımız maskenin altında kendimizi kaybedip kaybetmediğimizdir.
Çünkü bu roller beraberinde bazı sorumlulukları, beklentileri ve zaman zaman fedakârlıkları da getirebilir. Bunların varlığını kabul etmek, üzerimizdeki yoğunluğu azaltmanın ilk adımlarından biri olabilir.
Şimdi bir an durup kendinize sorun:
Ne kadar kendim olabiliyorum?
Ne kadar sınırlarımı çizebiliyorum?
Ne kadar rahatım?
Bir role uyum sağlarken kendimden ne kadar uzaklaşıyorum?
Belki de burada “maske” kavramını biraz daha farklı düşünmek gerekiyor.
Psikolojide persona kavramı, bireyin sosyal dünyada kullandığı yüzü ve toplum içerisindeki rolünü anlamak için kullanılan önemli kavramlardan biridir. Jung’un yaklaşımında persona, bireyin toplumla ilişkisini kolaylaştıran bir işlev görür. Dolayısıyla bir personaya sahip olmak, kişinin gerçek benliğini tamamen gizlediği anlamına gelmez. Problem, kişinin kendisini yalnızca bu sosyal roller üzerinden tanımlamaya başlaması ve kendi ihtiyaçları, değerleri ve sınırlarıyla bağlantısını kaybetmesiyle ortaya çıkabilir.
Bu nedenle bazen “maske takıyorum” dediğimiz şey, aslında yalnızca duruma göre şekillenmek olabilir.
Ben de mesleki yaşamımda farklı roller üstleniyorum. Çalıştığım yerde iyi bir çalışan, öğrencilerin karşısında bir psikolojik danışman, evde ebeveynlerimin çocuğu, arkadaşlarımın yanında neşe saçan bir arkadaş, sevgilimin yanında iyi bir partner olmaya çalışıyorum.
Ve bu rollerin hiçbirinin birbirinden tamamen bağımsız olduğunu düşünmüyorum.
Benim için önemli olan, hangi role girersem gireyim sınırlarımı, değerlerimi ve kim olduğumu kaybetmemek.
Çünkü insanın her ortamda aynı şekilde davranması mümkün değil. Hatta bunu beklemek, insanın sosyal doğasını göz ardı etmek olur. Bazen çok sinirlendiğimiz birine, aynı iş ortamında olduğumuz için gülümseyebiliriz. Bazen istemediğimiz bir ortamda kısa süreliğine uyum gösterebiliriz. Bazen bir öğrencinin karşısında kendi kişisel sıkıntılarımızı bir kenara bırakıp mesleki rolümüzü sürdürebiliriz.
Bunların hepsi “sahte olmak” değildir.
Bazen yalnızca içinde bulunduğumuz bağlama uygun davranmaktır.
Ancak sürekli bir yerden başka bir yere, bir rolden diğerine koştururken kendi sınırlarımızı koruyamadığımızda; sürekli başkalarının beklentilerine göre hareket ettiğimizde veya kendimizi yalnızca üstlendiğimiz roller üzerinden tanımlamaya başladığımızda işler biraz farklılaşabilir.
Kendimizi kaybetmiş, sıkışmış ya da olduğumuz kişiyle bulunduğumuz kişi arasında büyük bir mesafe varmış gibi hissettiğimizde, belki de dönüp yeniden kendimize bakmanın zamanı gelmiştir.
Ben şu anda ne hissediyorum?
Ne istiyorum?
Neye evet, neye hayır diyorum?
Bu rol gerçekten bana mı ait, yoksa benden beklenildiği için mi sürdürüyorum?
Belki de mesele bütün maskeleri çıkarmak değildir.
Çünkü hayatın her alanında aynı kişi olmamız gerekmiyor.
Mesele, gerektiğinde farklı rollere girebilmek ama o rollerin hiçbirinin kendi benliğimizin önüne geçmesine izin vermemek.
Ve eğer zaman zaman kendinizi bir rolden diğerine geçerken yorulmuş, sıkışmış ya da kendinizden uzaklaşmış hissediyorsanız, bilin ki bunu yaşayan tek kişi siz değilsiniz.
İnsan olmak biraz da budur.
Bazen uyum sağlarız.
Bazen sınır çizeriz.
Bazen kendimizi geri çekeriz.
Bazen olduğumuzdan daha güçlü görünürüz.
Bazen de bütün rollerin arasından sıyrılıp yalnızca kendimiz olmak isteriz.
Belki de kendimize sormamız gereken soru:
“Hangi maskeyi takmalıyım?” değil, “Bu maskeyi taktığımda kendimden geriye ne kadar kalıyor?”
Çünkü bazen mesele maskeyi çıkarmak değil, maskenin arkasındaki kişiyi unutmamaktır.

