Bazen bir konuşmadan sonra midemiz bulanır. Bazen söylemek isteyip de söyleyemediğimiz bir şey boğazımızda düğümlenir. Çok kaygılandığımızda nefesimiz daralır, kalbimiz hızlanır ya da karnımıza bir ağrı girer. Hatta bazı anlarda o kadar yoğun bir huzursuzluk yaşarız ki kusacakmış gibi hissederiz.
Peki gerçekten bedenimiz, yaşadığımız duygulara bu kadar güçlü tepki verebilir mi?
Kısaca cevap: Evet. Ancak burada önemli bir ayrım var. Her mide bulantısının ya da nefes darlığının altında psikolojik bir neden aramak doğru değildir. Fiziksel belirtilerin birçok tıbbi nedeni olabilir ve öncelikle bunların değerlendirilmesi gerekir. Bununla birlikte, psikolojik yaşantılar ile bedensel süreçler arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Psikolojide bu ilişkiyi anlamak için kullanılan önemli kavramlardan biri somatizasyondur.
Beden ve zihin aslında birbirinden ayrı değil
Günlük hayatta zihnimizi ve bedenimizi iki ayrı şeymiş gibi düşünmeye alışığız. Oysa beynimiz, sinir sistemimiz, hormonlarımız ve bağışıklık sistemimiz sürekli bir iletişim hâlindedir. Bir tehlike algıladığımızda yalnızca “korkuyorum” diye düşünmeyiz. Kalp atışımız hızlanır, kaslarımız gerilir, nefesimiz değişir ve sindirim sistemimizin çalışması etkilenebilir. Bunun nedeni, beynin tehdit algıladığında otonom sinir sistemi ve stres yanıtını devreye sokmasıdır. Yani bazen bedenimizde meydana gelen değişiklik, zihnimizde yaşadığımız duygunun fiziksel karşılığıdır. Bir sınavdan önce karnımıza ağrı girmesi bunun en basit örneklerinden biridir. Ortada fiziksel bir hastalık olmamasına rağmen beden gerçekten bir şey yaşamaktadır.
Somatizasyon nedir?
Somatizasyon, psikolojik sıkıntının bedensel belirtilerle ifade edilmesi veya kişinin psikolojik yükünün bedensel yakınmalar şeklinde deneyimlenmesiyle ilişkili bir kavramdır. Bu, kişinin belirtileri “uydurduğu” anlamına gelmez. Tam tersine, yaşanan fiziksel hisler gerçektir. Mide gerçekten bulanabilir, göğüs gerçekten sıkışabilir, baş gerçekten ağrıyabilir. Buradaki mesele belirtinin gerçek olup olmaması değil; belirtinin ortaya çıkmasında veya şiddetlenmesinde psikolojik süreçlerin ne kadar rol oynadığıdır. Özellikle yoğun stres, kaygı, çözümlenmemiş duygusal çatışmalar ve kişinin bedensel duyumlara karşı yüksek hassasiyeti bu süreci etkileyebilir.
“Psikosomatik” dediğimizde neyi kastediyoruz?
Psikosomatik belirtiler de benzer şekilde zihin ve beden arasındaki etkileşimi ifade eder. Örneğin yoğun stres yaşayan bir kişinin migreninin artması, mide-bağırsak şikâyetlerinin belirginleşmesi veya kas ağrılarının çoğalması mümkün olabilir. Burada psikolojik faktörler fiziksel hastalığın “tek nedeni” olmak zorunda değildir. Bazen mevcut bir fiziksel rahatsızlığın belirtilerini artırabilir, bazen iyileşme sürecini etkileyebilir, bazen de bedensel duyumların daha yoğun algılanmasına neden olabilir. Bu yüzden “Her şey kafanda” demek hem bilimsel olarak yanlış hem de kişinin yaşadığı sıkıntıyı küçümseyen bir yaklaşımdır.
Midenin duygularla ne ilgisi var? Bu noktada beyin-bağırsak ekseni oldukça önemlidir. Beyin ve sindirim sistemi arasında çift yönlü bir iletişim bulunur. Sinir sistemi, hormonlar, bağışıklık sistemi ve bağırsak mikrobiyotası aracılığıyla birbirlerini etkileyebilirler. Bu nedenle yoğun kaygı yaşadığımızda midemizin bulanması veya bağırsak hareketlerimizin değişmesi şaşırtıcı değildir. Hepimizin “içime bir sıkıntı çöktü” ya da “mideme ağrı girdi” dediği anlar olmuştur. Aslında günlük dilde kullandığımız bu ifadelerin önemli bir kısmı, beden ile duygular arasındaki gerçek bağlantıya işaret eder. Bir şeyi “hazmedememek” yalnızca mecazi bir ifade değildir; yaşanan stres, sindirim sisteminin işleyişini gerçekten etkileyebilir.
Söyleyemediklerimiz neden bedende hissedilebilir?
İnsan duyguları yalnızca düşüncelerden oluşmaz. Öfkelendiğimizde yüzümüz kızarabilir, korktuğumuzda elimiz titreyebilir, utandığımızda yüzümüz ısınabilir. Üzüldüğümüzde göğsümüzde ağırlık hissedebiliriz. Özellikle bir duyguyu ifade etmekte zorlandığımızda, yaşadığımız çatışma zihinsel olarak çözülmeden kalabilir. Kişi öfkesini ifade edemiyor, üzüntüsünü paylaşamıyor veya yaşadığı bir durumu kabul etmekte zorlanıyorsa, yoğun duygusal uyarılma bedensel belirtilerle birlikte seyredebilir. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir: “Söylenmeyen her şey mide bulantısına dönüşür” şeklinde doğrudan bir denklem yoktur. Bedenin verdiği tepki; kişinin stres düzeyi, geçmiş deneyimleri, biyolojik özellikleri ve mevcut sağlık durumu gibi birçok faktörün etkileşimiyle ortaya çıkar.
Stres vücudumuzu neden bu kadar etkiliyor?
Stres sırasında beden, kendisini harekete geçmeye hazırlar. Kalp daha hızlı çalışabilir, kaslar gerilebilir, nefes alışverişi değişebilir ve sindirim gibi o anda hayati olmayan bazı işlevlerin düzenlenmesi farklılaşabilir. Kısa süreli stres durumlarında bu sistem oldukça işlevseldir. Problem, stres yanıtının uzun süre devam etmesiyle ortaya çıkabilir. Sürekli tetikte olmak; uyku, sindirim, kas gerginliği, ağrı algısı ve genel enerji düzeyi üzerinde etkili olabilir. Bu nedenle bazen bedenimizdeki belirtiyi anlamak için yalnızca “Nerem ağrıyor?” diye değil, “Son zamanlarda neler yaşıyorum?” diye de sormak gerekir.
Bedenimizi dinlemek, her şeyi psikolojik sanmak değildir
Beden ile psikoloji arasındaki bağlantıyı bilmek önemli olsa da bunun başka bir tarafı daha var. Yeni başlayan, şiddetli, tekrarlayan veya açıklanamayan fiziksel belirtiler mutlaka tıbbi açıdan değerlendirilmelidir. Bir belirtinin psikolojik faktörlerle ilişkili olması, fiziksel nedenlerin araştırılmasına gerek olmadığı anlamına gelmez. En sağlıklı yaklaşım, bedeni ve zihni birbirinin alternatifi olarak değil, birlikte değerlendirmektir. Belki de bedenimizin bize anlatmaya çalıştığı şey her zaman “bir hastalığım var” değildir. Bazen uzun süredir taşıdığımız stresin, kaygının ya da duygusal yükün bedensel bir karşılığı olabilir. Çünkü insan yalnızca düşünen bir zihin değildir. Aynı zamanda hisseden, tepki veren ve bütün bunları bedeniyle yaşayan bir bütündür. Ve bazen gerçekten de hazmedemediğimiz bir şey, önce midemizde kendini hissettirebilir.


