Cumartesi, Eylül 12, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kelimelerin Bittiği Yerde Oyun Başlar: Çocuğun Dili ve Oyunun İyileştirici Gücü

Kelimelerin Bittiği Yerde Oyun Başlar: Çocuğun Dili ve Oyunun İyileştirici Gücü

Bir yetişkin zihni sıkıştığında, incindiğinde ya da karmaşık duygularla yüzleştiğinde sözcüklerin sığınağına kolaylıkla çekilebilir. “Kırıldım”, “Kaygılıyım”, “Çaresiz hissediyorum” veya “Biraz zamana ihtiyacım var” diyerek iç dünyasında olup bitenlere açıkça bir tanım getirebilir. Oysa bir çocuğun dünyasında işler bu kadar doğrudan, doğrusal ve kolay yürümez; soyut duygu kavramları henüz zihinsel gelişim şemalarında tam olarak oturmadığı için, yaşadığı yoğun içsel fırtınaları yetişkin diliyle kelimelere dökemez. Nitekim bir çocuk öfkesini ve kırgınlığını mantıklı cümlelerle anlatmak yerine tırnaklarını yiyerek, korkusunu açıklayamayıp geceleri altını ıslatarak ya da aniden patlayan, sebepleri anlaşılamayan öfke nöbetleriyle dışa vurur. İşte tam bu noktada, kelimelerin bittiği ve sözcüklerin yetersiz kaldığı o görünmez sınırda oyun başlar.

Zaten oyun, çocuğun sadece boş zamanlarını değerlendirdiği, enerjisini attığı ya da eğlendiği yüzeysel bir etkinlik kesinlikle değildir. Oyunun adeta kendine çeken, insanı içine alan büyüleyici ve hipnotik bir aurası vardır; özellikle çocuklar için bu aura, dış dünyayı tamamen geride bırakan kapalı ve son derece güvenli bir sığınaktır. Çocuğu ilk andan itibaren etki alanına alan bu çekim gücü, onun bilinçaltını, bastırılmış kaygılarını, içsel çatışmalarını ve söze dökemediği tüm duygusal yüklerini sergilediği en doğal, en gerçek tiyatro sahnesine dönüşür. Oyun terapisinin öncülerinden Garry Landreth’in de vurguladığı gibi: “Oyuncaklar çocuğun kelimeleri, oyun ise ne söylemek istediğidir.” Nitekim kontrolün neredeyse tamamen yetişkinlerin ve kuralların elinde olduğu bir dünyada yaşayan çocuk, oyun alanına adım attığı an kendi krallığını kurar. Odasındaki oyuncak arabaları şiddetle çarpıştırırken aslında yaşadığı bir kaza korkusunu ya da şahit olduğu aile içi çatışmayı işler; bir bebeğe tekrar tekrar ceza verirken kendi içindeki suçluluk duygusunu regüle etmeye çalışır. Kum tepsisine dizdiği minik figürler ise onun yetişkinlere kuramadığı o uzun ve karmaşık cümlelerin en yalın, en dürüst halidir.

Tam da bu noktada oyun terapisinin benzersiz önemi ve şifalandırıcı gücü devreye girer. Her çocuğun parmak izi gibi kendine has bir ruhsal dünyası vardır; bu durum doğal olarak her çocuğun iyileşme patikasını da özgün kılar. Bir çocuk duygusal yükünü agresif oyunlarla, yıkıp dökerek boşaltmayı seçerken; bir başka çocuk sessizce sembolik figürler dizebilir ya da uzun süre sadece izlemeyi tercih edebilir. Terapide tek bir kalıp ya da herkese uyan hazır bir reçete olmamasının sebebi de tam olarak budur. Çocuğun kendi temposuna, kendi hazır oluşluğuna ve seçtiği benzersiz yola duyulan saygı, sürecin temel omurgasını oluşturur.

Dolayısıyla terapi odasını sıradan bir oyun odasından ayıran şey, kullanılan tekniklerden ya da oyuncakların çeşitliliğinden ziyade o odadaki terapötik ilişkinin kendisidir. İyileşme, yalnızca çocuğun tek başına oynamasıyla değil; o oyunun şefkatli, yargısız, kapsayıcı ve tamamen orada olan bir zihinle karşılanmasıyla filizlenir. Terapi; sadece akademik bilginin, soğuk tekniklerin veya kuramsal teorilerin çok ötesinde, bir insanın bir başka insanın incinmiş ruhuna kalbiyle dokunabildiği yerde gerçek anlamda aydınlanır. Terapist, çocuğun kurduğu sembolik dünyaya tüm varlığıyla, göz temasıyla, sabrıyla ve içtenliğiyle eşlik ettiğinde, çocuk hayatında ilk kez tam anlamıyla görülmenin ve anlaşılmanın o derin huzuruyla tanışır. Böylece çocuğun sinir sistemi yatışır, yalnızlık hissi dağılır ve işlenmemiş ağır duygusal yükler dönüştürücü bir güven ortamında erimeye başlar.

Bütün bu süreç göz önüne alındığında; yetişkinler, ebeveynler ve uzmanlar olarak bize düşen en temel sorumluluk, çocuğu “Neden böylesin?”, “Neden böyle davranıyorsun?” gibi sorgulayıcı sorularla sıkıştırmak yerine, onun kalbine giden o narin patikaya derin bir saygıyla yaklaşmaktır. Çocuğun ruhsal şifası, kendi kurduğu dünyada bir başkasının yüreğiyle buluştuğu ve koşulsuzca kabullenildiği o ilk anda gizlidir. Çünkü bilinen tüm teoriler susup odadaki o görünmez, sevgi dolu bağ kurulduğunda, oyun sadece bir ifade biçimi olmaktan çıkar; çocuğun ruhunun kalpten gelen bir ışıkla yeniden doğduğu, kendini güvende hissettiği iyileştirici bir yuvaya dönüşür. Terapinin asıl kalbi ve mucizesi de işte bu içsel aydınlanmadır.

Kaynakça

  • Kaynakça
  • Landreth, G. L. (2012). Play therapy: The art of the relationship (3rd ed.). Routledge.
  • Ray, D. C. (2011). Advanced play therapy: Essential topics for child therapists. Routledge.
  • Winnicott, D. W. (2014). Oyun ve gerçeklik (T. Birkan, Çev.). Metis Yayınları.
Deniz Cemre Kurt
Deniz Cemre Kurt
Psikoloji lisans eğitimini İngilizce olarak TED Üniversitesi bünyesinde tamamlamış, aynı zamanda Sosyoloji alanında ek dal yapmıştır. Çocuklar, ergenler ve ailelerle yürüttüğü çalışmaların yanı sıra; travma, sosyal uyum, kültürel psikoloji ve dezavantajlı gruplarla psikososyal çalışmalar alanlarına ilgi duymaktadır. Ulusal ve uluslararası projelerde psikolog ve atölye eğitmeni olarak görev almış; farklı kültürlerden ve yaşam deneyimlerinden bireylerle yürüttüğü saha çalışmaları sayesinde psikososyal destek, kriz müdahalesi ve toplumsal dayanıklılık süreçleri üzerine deneyim edinmiştir. Oyun terapisi, şema terapi, duygu odaklı terapi ve bilişsel davranışçı terapi başta olmak üzere çeşitli terapi ekollerinde uygulayıcı eğitimleri almış; çocuk ve ergen değerlendirme testleri üzerine çalışmıştır. Yazılarında akademik bilgiyi gündelik yaşamın psikolojik gerçekliğiyle buluşturmayı amaçlayan Deniz Cemre Kurt; insan psikolojisinin bireysel olduğu kadar toplumsal ve kültürel yönleri üzerine de düşünmeye ve üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar