Ben Buradayım, Zihnim Bir Sonraki Yerde Ben günlük yapılacaklar listesi hazırlayanlardanım. Üstelik sadece önemli işleri değil, en küçük şeyleri bile yazarım. Bir mail atmak, markete gitmek, bir belgeyi göndermek, çamaşır yıkamak… Gün içinde yapılması gereken ne varsa listede kendine bir yer bulur. Ama mesele liste hazırlamakla da bitmiyor. Sonra kafamın arkasındaki tilkiler çalışmaya başlıyor. Bunları hangi sırayla yaparsam daha hızlı biter? Önce bunu yapıp sonra şuraya geçsem daha mı mantıklı? İki işi aynı anda aradan çıkarabilir miyim? Dışarı çıkıp birkaç mağazaya bakacaksam bile zihnim küçük bir rota oluşturmaya başlıyor. Hangi sırayla yürürsem daha mantıklı olur? Önce hangi mağazaya girmeliyim? Nelere bakmam gerekiyor? Aynı yere iki kere yürümemek için nasıl bir sıra izlemeliyim? Bir noktada basit bir mağaza gezisi bile küçük bir lojistik operasyona dönüşebiliyor. Aslında bütün bunların arkasındaki amaç oldukça basit: zamanı en iyi şekilde kullanmak. Ama bazen kendimi şunu düşünürken buluyorum: Her şeyi bu kadar verimli yapmaya çalışırken, yaptığım şeyin kendisini yaşamayı unutuyor olabilir miyim? Çünkü ben bulunduğum anda olmaya çalışırken, kafamın arkasındaki tilkiler çoktan bir sonraki adımı hesaplıyor. Kafamın Arkasındaki Tilkiler Kafamın arkasındaki tilkiler aslında hiçbir zaman tamamen susmuyor. Bir şeyi yaparken bir sonraki adımı düşünüyorlar. “Bunu şimdi yaparsak yarın vaktimiz kalır.” “Hazır dışarı çıkmışken şunu da halledelim.” “Bunu unutma.” “Sonra buna zaman kalmayabilir.” Bazen ben dinlenmeye karar vermiş olsam bile onlar çalışmaya devam ediyor. Bir film izlerken ertesi gün yapmam gereken bir şey aklıma geliyor. Arkadaşlarımla otururken eve döndüğümde ne yapacağımı planlamaya başlayabiliyorum. Henüz içinde bulunduğum an bitmeden, zihnim çoktan bir sonrakine geçmiş oluyor. Aslında tilkilerin niyeti kötü değil. Unutmamaya, yetişmeye, kontrolü kaybetmemeye ve zamanı mümkün olduğunca iyi kullanmaya çalışıyorlar. Bir bakıma hayatı benim için kolaylaştırmaya çalışıyorlar. Sorun, hiç susmamaları. Çünkü zihnim sürekli bir sonraki adımı hesapladığında, bedenim bulunduğum yerde olsa bile ben tam olarak orada olamıyorum. Bir film izliyorum ama yarını planlıyorum. Bir sohbetin içindeyim ama günün geri kalanını hesaplıyorum. Ve bazen fark ediyorum ki bir sonraki ana yetişmeye çalışırken, içinde bulunduğum anı kaçırıyorum. Her An Verimli Olmak Zorunda mı? Bir süre sonra bu hesaplamalar yalnızca yapılacak işlerle sınırlı kalmıyor. Günün boşlukları da değerlendirilecek zaman dilimlerine dönüşüyor. Yemek yiyeceksem, izlemek istediğim videoyu açmak için iyi bir zaman olabilir. Otobüsteysem maillerime bakabilirim. Trendeysem yarım kalan bir işi tamamlayabilirim. Bir yere erken geldiysem, beklerken başka bir şeyi aradan çıkarabilirim. Hatta gece yatağa girdiğimde bile kafamın arkasındaki tilkiler ertesi günü planlamaya devam edebiliyor. Yarın ne yapacağım? Hangi sırayla yapacağım? Neyi bugünden hazırlarsam yarın daha hızlı olur? Sanki günün hiçbir anı yalnızca kendi başına var olamıyor. Her boşluğun doldurulması, her dakikanın değerlendirilmesi gerekiyor. “Boş boş oturacağıma…” “Hazır buradayken…” “Bugünü de değerlendireyim.” Bir noktada dinlenmek bile gerçekten dinlenmek olmaktan çıkabiliyor. Boş zaman, bir sonraki işi daha iyi yapabilmek için kendimizi şarj ettiğimiz bir süreye dönüşüyor. Bunun yanında bir de verimlilik suçluluğu (productivity guilt) ortaya çıkabiliyor: Bir şey üretmediğimizde, tamamlamadığımızda ya da zamanımızı “iyi değerlendirmediğimizi” düşündüğümüzde hissettiğimiz huzursuzluk. Çünkü farkında olmadan ne kadar yaptığımızla ne kadar iyi olduğumuzu birbirine bağlamaya başlayabiliyoruz. Verimli bir gün, iyi bir gün oluyor. Çok şey yaptığımızda kendimizi başarılı hissediyoruz. Hiçbir şey yapmadığımızda ise günümüzü boşa harcamışız gibi geliyor. Ama belki de burada sormamız gereken soru şu: Her boşluğu doldurmak zorunda mıyız, yoksa bazı anların hiçbir işe yaramadan sadece yaşanmasına izin verebilir miyiz? Zihnim Neden Sürekli Gelecekte? Peki ben dinlenirken bile beynim neden yapılacaklar listesi hazırlıyor? Aslında geleceği düşünmek başlı başına kötü bir şey değil. İnsan zihni yalnızca içinde bulunduğu anı düşünmez; gelecekte olacakları tahmin eder, planlar ve henüz gerçekleşmemiş durumlara hazırlanır. İleriye dönük düşünme (anticipatory thinking) sayesinde yarın ne yapacağımızı planlayabilir, olası ihtiyaçlarımızı öngörebilir ve hayatımızı organize edebiliriz. Benim kafamın arkasındaki tilkilerin yaptığı şeylerin bir kısmı da tam olarak bu. “Yarın bunu yapmalıyız.” “Çıkarken şunu almayı unutma.” “Bunu şimdi yaparsak sonra daha rahat ederiz.” Bir de prospective memory, yani gelecekte yapmayı planladığımız bir şeyi doğru zamanda hatırlama becerimiz var. Yarın bir mail atmayı, eve dönerken markete uğramayı ya da haftaya bir randevu almayı hatırlamak buna örnek. Dolayısıyla zihnimizin henüz gerçekleşmemiş görevleri zaman zaman önümüze getirmesi aslında oldukça işlevsel. Ancak zihnimizde aynı anda çok fazla görev, plan ve hatırlanması gereken şey tuttuğumuzda bilişsel yük (cognitive load) artabiliyor. Çalışma belleğimiz ve dikkatimiz sınırsız değil. Bir yandan bulunduğumuz ana odaklanmaya çalışırken bir yandan “sonra ne yapacağım?” sorusunu zihnimizde taşımak, aynı sınırlı zihinsel kaynaklardan pay istiyor. Bazen bunun arasına endişe (worry) de karışıyor. Planlama “Yarın bunu yapacağım” derken, endişe daha çok “Ya yetiştiremezsem?”, “Ya unutursam?” ya da “Ya zamanım kalmazsa?” gibi olası olumsuz sonuçların etrafında dolaşabiliyor. Endişe de dikkatimizi ve çalışma belleğimizdeki kaynakları kullanabildiği için, fiziksel olarak dinleniyor olsak bile zihinsel olarak hâlâ bir şeylerle uğraşıyor olabiliriz. Belki de bu yüzden bazen hiçbir şey yapmıyorken bile gerçekten dinlenmiş hissetmiyoruz. Bedenimiz koltukta olabilir. Ama zihnimiz yarında. Plan yapmak hayatımızı kolaylaştırıyor, unutmamamıza ve hazırlanabilmemize yardımcı oluyor. Sorun plan yapmak değil. Sorun, zihnimiz sürekli gelecekte olduğunda şimdiki ana ne kadar yer kaldığı. Çünkü kafamın arkasındaki tilkiler yarını düzenlemeye çalışırken, ben bugünü kaçırıyor olabilirim.
Yetişiyorum Ama Yaşıyor muyum? İşin garip tarafı şu: Bazen gerçekten yetişiyorum. Mail atıldı. Yapılması gereken iş bitti. Çamaşırlar yıkandı. Alınması gerekenler alındı. Plan yapıldı. Listenin üzerindeki maddelerin yanına birer birer tik atıldı. Kâğıt üzerinde oldukça verimli bir gün. Ama bazen günün sonunda geriye dönüp baktığımda kendime başka bir soru soruyorum: Bugün ne kadar çok şey yaptım değil, bugünün ne kadarını gerçekten yaşadım? Çünkü sürekli bir sonraki şeyi düşünürken, içinde bulunduğum an kolayca geçilmesi gereken bir basamağa dönüşebiliyor. Kahveyi içiyorum çünkü sonrasında bir yere gitmem gerekiyor. Yemeğimi yiyorum çünkü ardından yapacağım işler var. Bir işi bitiriyorum ama bitirmiş olmanın rahatlığını hissetmeden sıradakine geçiyorum. Hatta bazen uzun zamandır beklediğim bir şeyi yaparken bile zihnimin bir köşesi çoktan sonrasını hesaplıyor. Böyle olunca gün tamamlanıyor ama ben sanki günün içinden hızla geçmişim gibi hissediyorum. Belki de yetişmekle yaşamak arasındaki fark tam olarak burada. Bir şeyi tamamlamak, onu gerçekten deneyimlediğimiz anlamına gelmiyor. Hayatı sürekli bir sonraki ana hazırlanarak geçirdiğimizde, bugün yarına ulaşmak için tamamlanması gereken başka bir göreve dönüşebiliyor. Ve kafamın arkasındaki tilkiler her şeye yetişmiş olabilir. Ama ben gerçekten orada mıydım? Hiçbir Şey Yapmadığımda Ne Oluyor? Peki bir gün gerçekten hiçbir şey yapmamaya karar verdiğimde ne oluyor? İlk başta kulağa oldukça güzel geliyor. Bugün hiçbir yere yetişmek zorunda değilim. Tamamlanması gereken bir iş yok. Bir süre sadece oturabilirim. Ama çok geçmeden kafamın arkasındaki tilkiler yeniden ortaya çıkıyor. “Bir şey yapman gerekmiyor mu?” “Bir şeyi unutmuyor musun?” “Hazır vaktin varken şunu halletsen?” “Bu zamanı biraz daha iyi değerlendiremez misin?” Ve bir anda dinlenmek bile o kadar kolay gelmemeye başlıyor. Çünkü sürekli bir şeyleri tamamlamaya, planlamaya ve zamanı mümkün olduğunca iyi kullanmaya alıştığımızda, hiçbir şey yapmamak garip bir huzursuzluk yaratabiliyor. Sanki boş geçen bir saat kaybedilmiş bir saatmiş gibi. Sanki dinlenmek için bile önce yeterince yorulmuş, yeterince çalışmış ya da yapılacaklar listesindeki yeterince maddenin üzerini çizmiş olmamız gerekiyormuş gibi. Belki de bu yüzden mesele yalnızca dinlenmeyi bilip bilmemek değil. Bazen nasıl dinleneceğimizi gayet iyi biliyoruz. Telefonu bırakabiliriz. Bir yere uzanabiliriz. Hiçbir şey yapmayabiliriz. Asıl zor olan, bütün bunları yaparken kafamızın bir köşesinde “Şu anda başka bir şey yapıyor olmalıydım.” düşüncesini taşımamak. O yüzden belki de kendimize sormamız gereken soru şu: Dinlenmeyi mi bilmiyoruz, yoksa dinlenirken kendimize izin vermeyi mi? Tilkiler Biraz Susabilir mi? Kafamın arkasındaki tilkilerin tamamen susmasını istemiyorum. Sonuçta planlamak, hatırlamak ve geleceği düşünmek hayatı kolaylaştırıyor. Belki de mesele onları susturmak değil, bazen biraz sessiz kalmalarına izin vermek. Çünkü her ana yetişmemiz gerekmiyor. Bazı anlarda sadece orada olmamız yeterli.
Kaynakça
- Einstein, G. O., & McDaniel, M. A. (1990). Normal aging and prospective memory. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition, 16(4), 717–726.
- Szpunar, K. K., Spreng, R. N., & Schacter, D. L. (2014). A taxonomy of prospection: Introducing an organizational framework for future-oriented cognition. Proceedings of the National Academy of Sciences, 111(52), 18414–18421.
- Sweller, J. (1988). Cognitive load during problem solving: Effects on learning. Cognitive Science, 12(2), 257–285.
- Eysenck, M. W., Derakshan, N., Santos, R., & Calvo, M. G. (2007). Anxiety and cognitive performance: Attentional control theory. Emotion, 7(2), 336–353.

