“Ben böyle biriyim.”
Muhtemelen hepimiz bu cümleyi hayatımızın bir döneminde kurmuşuzdur. Kimimiz kendimizi içine kapanık, kimimiz fazla duygusal, kimimiz ise başarısız ya da mükemmeliyetçi olarak tanımlarız. Peki gerçekten kendimizi mi tanıyoruz, yoksa yıllardır bize söylenenleri mi tekrar ediyoruz?
İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Bu yüzden kendimiz hakkında oluşturduğumuz tanımlar, dünyayı anlamlandırmamızı kolaylaştırır. Ancak bu tanımların önemli bir kısmı, doğduğumuz andan itibaren çevremizden duyduğumuz cümlelerin ve yaşadığımız deneyimlerin bir yansıması olabilir. Bir çocuk sürekli “utangaç” olarak tanımlandığında, zamanla bu özelliği yalnızca bir davranış olarak değil, kişiliğinin değişmez bir parçası olarak görmeye başlayabilir. Oysa davranışlarımız ile kimliğimiz aynı şey değildir.
Kimliğimizin Sessiz Senaristleri
Hayata boş bir sayfa olarak başlamıyoruz. Ailemiz, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız ve içinde yaşadığımız kültür; kendimize dair oluşturduğumuz hikâyenin görünmeyen yazarlarıdır. Çocukken sık duyduğumuz “Sen zaten böylesin.” ya da “Senden başka türlüsü beklenmez.” gibi ifadeler, zamanla iç sesimizin bir parçasına dönüşebilir.
Yetişkinlikte ise çoğu zaman bu iç sesi sorgulamak yerine ona inanmayı tercih ederiz. Çünkü insan zihni, tanıdık olanı güvenli kabul etme eğilimindedir. Bu nedenle yıllardır taşıdığımız bir etiket, bizi mutsuz etse bile onu bırakmak zor gelebilir. Bazen özgürleşmekten çok, alıştığımız kimliği korumaya çalışırız.
Ezberlenmiş Benlik
Psikolojik danışmanlık sürecinde sık karşılaşılan durumlardan biri de kişinin kendisini geçmişte aldığı etiketlerle tanımlamasıdır. “Ben ilişki yürütemem.”, “Ben zaten yeterince iyi değilim.” ya da “Ben hep kaybeden tarafta olurum.” gibi cümleler ilk bakışta kişinin kendini tanıdığını düşündürebilir. Oysa bu ifadeler çoğu zaman yaşanmış deneyimlerin genellenmiş yorumlarıdır.
Birkaç başarısız deneyim, “başarısız bir insan” olduğumuz anlamına gelmez. Bir ilişkide incinmiş olmak, her ilişkide aynı sonucun yaşanacağına dair bir kanıt değildir. Buna rağmen zihnimiz, tekrar eden deneyimlerden kimlik üretmeye oldukça yatkındır. Böylece yaşadığımız olaylar, zamanla kendimizi anlatırken kullandığımız cümlelere dönüşür.
Gerçek Kendilik Değişebilir
Kendini tanımak çoğu zaman sabit özellikler bulmak değil, değişebilen yönlerini fark edebilmektir. İnsan, yaşamı boyunca yeni deneyimler edinir, öğrenir, vazgeçer ve yeniden şekillenir. Buna rağmen kendimizi yıllar önce çizilmiş bir portrenin içine hapsettiğimizde gelişme ihtimalimizi de sınırlandırmış oluruz.
Belki de “Ben sosyal biri değilim.” dediğimiz için yeni arkadaşlıklar kurmaktan kaçınıyoruz. Belki de “Ben başarısızım.” inancı nedeniyle hiç denemediğimiz fırsatları kaçırıyoruz. Böyle anlarda bizi durduran şey gerçek kapasitemiz değil, kendimiz hakkında ezberlediğimiz cümleler olabilir.
Kendimize Yeni Sorular Sormak
Kendimizi yeniden tanımaya başlamanın ilk adımı, yıllardır kurduğumuz cümleleri fark etmektir. Kendimize şu soruları yöneltebiliriz:
“Bu düşünce gerçekten bana mı ait?”
“Yoksa bir zamanlar bana söylenmiş bir cümleyi mi tekrar ediyorum?”
“Bugünkü ben ile yıllar önceki ben gerçekten aynı kişi mi?”
Bu soruların kesin cevapları olmayabilir. Ancak bazen doğru cevaplardan önce doğru sorular gelir. Kişisel gelişim de çoğu zaman bu sorgulamayla başlar.
Sonuç
Kendimizi tanımak, kendimiz hakkında değişmez hükümler vermek değildir. Aksine, zaman içinde değişebileceğimizi kabul edecek kadar esnek olabilmektir. Belki de en büyük yanılgımız, geçmişte yaşadıklarımızı bugünkü kimliğimiz sanmaktır.
Bir insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarının ona anlattığı hikâyeler üzerine değil; kendi deneyimlerini yeniden değerlendirebildiği ölçüde güçlenir. Bu nedenle belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
“Ben gerçekten kendimi mi tanıyorum, yoksa yıllardır bana anlatılan beni mi yaşamaya devam ediyorum?”


