Bazı insanlar hayatın karşılarına çıkardığı en ağır yüklerin altında ezilirken, bazıları aynı yükü omuzlarında taşırken bile gülümseyebilmektedir… Bu gülümseyiş çoğu zaman yanlış anlaşılır. Dışarıdan bakan biri bunu umursamazlık, kayıtsızlık ya da lakayıt olarak yorumlayabilir. Oysa psikoloji bize bunun tam tersini söylemektedir!
Hayatla dalga geçebilmek, çoğu zaman hayatı hafife almak değil; onun ağırlığını taşıyabilecek kadar güçlü bir ruh geliştirebilmektir. İnsan zihni acıyla baş etmek için birçok savunma mekanizması geliştirir. Sigmund Freud’un ilk kez değindiği, daha sonra George Vaillant tarafından ayrıntılı biçimde sınıflandırılan savunma mekanizmaları arasında mizah, en olgun savunma mekanizmalarından biri olarak kabul edilir. Kişi yaşadığı olumsuzluğu inkâr etmeden, bastırmadan ya da başkalarına yansıtmadan, acısını dönüştürerek ifade eder. Böylelikle gerçeklik korunur; ancak gerçekliğin yükü biraz daha taşınabilir hâle gelir.
Mizah burada acıyı yok etmez. Onunla birlikte yaşamayı mümkün kılar. Günümüzde pozitif psikoloji alanındaki çalışmalar da bu görüşü desteklemektedir. Özellikle psikolojik dayanıklılık üzerine yapılan araştırmalar, mizah duygusunun stres hormonlarının azalmasına, sosyal bağların güçlenmesine ve problem çözme becerilerinin artmasına katkı sağladığını göstermektedir. Gülmek yalnızca hoş bir duygu üretmez; aynı zamanda beynin tehdit algısını yeniden düzenleyen biyolojik süreçleri de harekete geçirir…
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Her mizah sağlıklı olmayabilmektedir. Kimi zaman insanlar yaşadıkları acının üzerine hiç düşünmeden sürekli şaka yapmaktadır. Sürekli espri yapan, herkesi güldüren kişiler zaman zaman en derin yalnızlığı yaşayan bireyler olabilmektedirler. Psikodinamik kurama göre bu vaziyet, acının hissedilmesini geciktiren bir savunmaya dönüşebilir. Kişi ağlaması gereken yerde güler; çünkü ağlamak daha fazla can yakacaktır.
Dolayısıyla mizahın iyileştirici olup olmadığını belirleyen şey, gülüyor olmak değil, neden güldüğümüzdür. Şema terapi açısından bakıldığında ise bu durum daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Erken dönem yaşantılarında yoğun eleştiri, utanç ya da değersizlik yaşamış bireyler bazen kendilerini sürekli küçümseyen bir mizah geliştirebilirler. “Ben zaten beceriksizim.”, “Benden adam olmaz.” gibi ifadeler zamanla şakaya dönüşür. Fakat bu şakalar aslında içselleştirilmiş Eleştirel Ebeveyn modunun sesidir. Kişi kendini başkaları eleştirmeden önce kendisi eleştirerek incinmekten korunmaya çalışır.
Sağlıklı mizah ise bunun tam tersidir. Kişi kendine gülebilir ama kendini aşağılamaz. Hata yaptığında utanmak yerine deneyim kazanır. Hayatın absürtlüğünü fark eder ama umudunu kaybetmez. Varoluşçu psikoloji de mizahın önemini farklı bir yerden açıklar. Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında geçirdiği yılları anlatırken mizahın insanın elinden alınamayan son özgürlüklerden biri olduğunu söyler. En ağır koşullarda bile küçük bir espri yapabilmek, insanın psikolojik bütünlüğünü korumasına yardım eder. Çünkü mizah, bireyin yaşadığı olay ile kendisi arasına küçük ama hayati bir mesafe koymasını sağlar. O dar mesafe içerisinde kişi yalnızca kurban değildir; aynı zamanda gözlemleyen, anlamlandıran ve yeniden inşa eden birisidir.
Günümüzde Kabul ve Kararlılık Terapisi (AKT) de benzer bir bakış açısı sunmaktadır. AKT’nin temel kavramlarından biri olan bilişsel ayrışma, düşünceleri mutlak gerçekler olarak görmek yerine onlara biraz uzaktan bakabilmeyi öğretir. Hayatın bazı ironilerine gülümseyebilmek de bu psikolojik esnekliğin bir göstergesi olabilir. Böylece kişi “Ben başarısızım.” düşüncesiyle özdeşleşmek yerine, “Şu anda zihnim bana başarısız olduğumu söylüyor.” diyebilir. Bu küçük mesafe, ruh sağlığı açısından büyük bir fark yaratır.
Belki de bu yüzden yaşam deneyimi arttıkça insanların mizah anlayışı da değişir. Gençlikte başkalarına gülen insan, yıllar geçtikçe kendine de gülmeyi öğrenir. Çünkü olgunluk, kusursuz olmak değil; kusurlarımızla kavga etmeyi bırakabilmektir. Hayatın ironisi de tam burada saklı olmaktadır. Kontrol etmeye çalıştığımız birçok şey elimizden kayıp giderken, gülümseyebilme becerimiz çoğu zaman elimizde kalır. Bu nedenle hayatla dalga geçmek, hayatı küçümsemek değildir. Tam tersine, onun bütün ağırlığını kabul edip yine de yaşamayı seçebilmektir.
Belki psikolojik olgunluğun en sessiz göstergelerinden biri de budur: Hayat sizi hâlâ şaşırtabilir, üzebilir, yorabilir… Ama bütün bunlara rağmen bir gün dönüp kendi hikâyenize gülümseyebiliyorsanız, yalnızca hayatta kalmamışsınızdır; aynı zamanda ruhunuz da büyümüştür.


