“Ne kadar savaşçı olursan o kadar üstüne gelir hayat, ne kadar dayanabildiğini görmek için.”
Kız kardeşimle kendi aramızda sohbetler etmeyi çok seviyoruz. Bu sohbetler bazen zor ve yorucu bir günün ardından gelen uzun süreli sessizliklerden sonra, bazen de kahkahaların eşlik ettiği günler ardından başlıyor. O, yaşadığı hayat sahnesinde zor roller üstlendi. Yaşadıkları karşısında her defasında yeniden ayağa kalkmayı başardı. Bu yüzden ona gönül rahatlığıyla “gerçek bir savaşçı” diyebilirim. İşte bu sözü de böyle bir sohbetimizin ortasında söyledi.
İlk duyduğumda sadece beğendiğim bir cümle olmadı bu. Üzerinde uzun uzun düşündüm. Çünkü sanırım hepimizin hayatında, peş peşe gelen zorluklar karşısında “Hayat neden hep üstüme geliyor?” diye sorduğu dönemler olmuştur. Tam her şey biraz yoluna girdi derken yeni bir problem çıkar. Bir yarayı sararsınız, başka bir yara açılır. Derin bir nefes almak istersiniz ama sanki hayat buna izin vermez. İşte tam da böyle zamanlarda birçok insan, hayatın kendisini sınadığını düşünür. Peki gerçekten öyle mi?
Psikolog adayı kimliğimle bu soruya kısa bir cevap verecek olsam, “Hayır.” derdim. Çünkü psikoloji bize hayatın insanları seçip sınadığını söylemez. Hayatın bilinçli bir planı olduğuna dair bilimsel bir açıklama yoktur. Ama bildiğimiz çok önemli bir şey var: İnsan zihni yaşadığı acılara mutlaka bir anlam yüklemek ister. Çünkü belirsizlikle yaşamak zordur. Canımız yandığında sadece acıyı yaşamayız; o acının neden yaşandığını da anlamaya çalışırız. “Neden ben?”, “Neden şimdi?” ya da “Ben neyi yanlış yaptım?” gibi soruların zihnimizde dönüp durmasının nedeni de budur. Beynimiz cevap arar. Çünkü bir açıklama bulmak, çoğu zaman belirsizliğin verdiği kaygıyı biraz olsun azaltır. Fakat bazen gözden kaçırdığımız başka bir şey oluyor. Belki de değişen hayat değildir. Belki değişen, biziz. Düşünsenize…
Bundan beş yıl önce sizi günlerce ağlatan bir olay, bugün yine canınızı yakabilir ama artık sizi eskisi kadar yıkmayabilir. Çünkü o olay küçülmedi; siz büyüdünüz. Psikolojide buna psikolojik dayanıklılık diyoruz. Çoğu insan dayanıklılığı, hiç ağlamamak ya da hiç zorlanmamak olarak düşünüyor. Oysa dayanıklılık bunların hiçbiri değildir. Dayanıklılık; korkarken de yürüyebilmektir. Üzülürken de hayatın devam ettiğini kabul edebilmektir. Bazen “Bugün iyi değilim.” diyebilecek cesareti gösterebilmektir. Çünkü sürekli güçlü görünmeye çalışmak, gerçekten güçlü olmak anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine, insanı en çok yoran şeylerden biri budur.
Toplum bize yıllardır güçlü insanların ağlamadığını öğretti. Oysa terapi odasında gördüğümüz şey çok farklıdır. En güçlü insanlar da ağlar. En güçlü insanlar da yorulur. En güçlü insanlar da bazen “Artık yapamıyorum.” der. Onları güçlü yapan şey ise hiç düşmemeleri değildir. Düştüklerinde kendilerine nasıl davrandıklarıdır. Kendilerini acımasızca eleştirmek yerine anlayabilmeleri… Yardım istemekten utanmamaları… Dinlenmeye ihtiyaç duyduklarında bunu bir başarısızlık olarak görmemeleri… İşte psikolojik dayanıklılık tam da burada başlar. Belki de kız kardeşimin söylediği cümleyi bugün biraz farklı yorumluyorum. Hayat üstümüze ne kadar dayanabileceğimizi görmek için gelmiyor olabilir. Ama yaşadığımız her deneyim, farkında olmadan bize kendimizi tanıtıyor. Nelere tahammül edebildiğimizi… Nelerde desteğe ihtiyaç duyduğumuzu… Hangi yaralarımızın hâlâ iyileşmediğini… Ve en önemlisi, düşündüğümüzden çok daha güçlü olduğumuzu… Belki de gerçek savaşçılar, hiç yara almayan insanlar değildir. Yaralarına rağmen kalplerini tamamen kapatmayanlardır. Defalarca hayal kırıklığına uğrasalar da yeniden güvenmeyi deneyenlerdir. Yorulduklarında bunu inkâr etmek yerine kendilerine şefkat gösterebilenlerdir. Çünkü bazen en büyük cesaret, savaşmaya devam etmek değildir. Bazen en büyük cesaret, durup kendine dönmek, nefes almak ve “Bugün elimden gelen buydu.” diyebilmektir. Belki de insanı gerçekten güçlü yapan şey, hayatın ne kadar üstüne geldiği değil; bütün bunların içinde kendini kaybetmeden yoluna devam edebilmesidir.
Ve belki de en önemlisi, bu yolculukta kendimize karşı daha yumuşak olmayı öğrenmektir. Çünkü insan en çok kendine sert olduğunda yorulur. Oysa iyileşme, çoğu zaman büyük adımlarla değil, küçük anlayış anlarıyla başlar. Kendine “Nasılsın?” diye sorabilmek bile bir başlangıçtır. Hayat her zaman kolay olmayacak. Ama biz her seferinde kendimizi yeniden tanıyabiliriz. Belki de gerçek güç, her şeye rağmen devam etmek değil; bazen durup “Ben de insanım.” diyebilmektir.

