SİZ HİÇ ÇOCUK OLDUNUZ MU? EBEVEYN ÇOCUKLAR Merhaba sevgili sen, biraz uzun bir aradan sonra yeniden birlikteyiz. Zamanın su gibi akıp geçtiği günlerimizi arkada bırakıp yepyeni sayfalar açtık yine. Mutlu olduk, üzüldük, şaşırdık, insanlar geldi gitti hayatımıza, yüklerimizi attık ve belki yenilerini sırtladık. Öyle ya da böyle yaşanan tüm duygular ve olayları çantamıza koyup şimdi size sıcacık bir yazıyla geldim. Sıcacık dediysem fırından taze çıktı anlamında, ağzınızı yakabilir aman dikkat. Çocukluğunuzu düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk his ne oluyor? Sokakta koştururken alınan tatlı bir nefes mi, bahçede oyun oynarken: “annee susadıımm” yankılarınız mı, yoksa evin içindeki o ağır ve tanımlanamayan hava mı? Çocukluk dediğimizde herkesin hayalinde canlanan aslında koşup oynadığımız, rengarenk kahkahalar attığımız bir dönemdir. Maalesef ki herkesin hayalindeki bu çocukluk dönemini tüm çocuklar yaşayamıyor. Bazı çocuklar için çocukluk, oyun parklarında dizini kanatmakla geçmez. Onlar, daha çok küçük yaşlarda evdeki yetişkinlerin çatışmalarını yönetmekle, kırılan dökülen duyguları sessizce toplamakla meşgul olurlar. Rengarenk kahkahaları da çamurdan yaptıkları pastaları da kaybolup gider. Çocukken bunu hissetmek, anlamak ve farkına varmak pek mümkün olmasa da bıraktığı derin izler siz yaş alıp olgunlaştıkça gün yüzüne çıkmaya başlar. Çocukluğunuzda “Ne kadar olgun bir çocuk," "Yaşından büyük davranıyor," ya da "Evin direği" gibi övgüler duyduğunuzu hatırlıyor musunuz? Cevabınız evet ise benimle kalmanızı ve bu yazıyı okumanızı istirham ediyorum. Cevabınız hayır ise yetiştireceğiniz ve bu hayatta eşlikçisi olacağınız çocuklarınız için de sizden yine benimle kalmanızı isteyeceğim. Bu “sözde övgüleri” duyan çocuklar muhtemelen çocukluklarından çok erken bir dönemde feragat etmek zorunda kalmıştır. Henüz kendi çocuk kalbiyle dünyayı keşfetmesi, şımarması, hata yapıp ağlaması gerekirken, kendisini bir anda anne babasının koruyucusu, sırdaşı ya da en büyük destekçisi olarak bulmuştur. Kısacası, erken yaşta büyümek zorunda kalan o "görünmez yetişkinlerden" biri olmuştur. Bu durum, dışarıdan bakıldığında gıpta ile bakılan bir "usluluk" veya "sorumluluk bilinci" gibi görünse de aslında çocuk ruhunda derin izler bırakan bir rol karışımıdır. Çocuk, anne ve babasının taşıyamadığı hayat yüklerini kendi küçük omuzlarına almaya başladığında, evdeki güvenli liman algısı da tamamen değişir. Çünkü çocuk için ebeveyn, sığınılacak bir liman olması gerekirken; fırtınada dalgalarla boğuşan ebeveyni kurtarma görevi ne yazık ki çocuğa kalmıştır.
Rollerin Karışması: Fiziksel ve Duygusal Yükler Psikoloji literatüründe bu durum "Ebeveynleştirme" olarak adlandırılır. Ebeveynleştirme, en yalın tanımıyla, bir çocuğun kendi gelişimsel ve duygusal ihtiyaçlarından vazgeçerek anne babasının fiziksel veya duygusal bakımını üstlenmesidir. Bu süreç, genellikle iki farklı boyutta karşımıza çıkar ve her ikisinin de yetişkinlikteki izdüşümleri oldukça farklıdır. Birincisi, enstrümantal (fiziksel) ebeveynleştirmedir. Bu durumda çocuk, küçük yaşta kardeşlerinin tüm bakımını üstlenir, evin yemeklerini yapar, faturaları takip eder veya evin geçimine katkı sağlamak için çalışır. Sosyal çevresi tarafından "ailesine çok bağlı, harika bir evlat" olarak takdir toplar. Ancak bu takdir, çocuğun elinden alınan çocukluğun üstünü örten bir perdeden ibarettir. İkincisi ve ruh dünyasında çok daha derin çatlaklar yaratanı ise duygusal ebeveynleştirmedir. Burada çocuk, anne babasının sırdaşı, terapisti ya da duygusal dayanağı haline gelir. Annenin babaya olan öfkesini çocuğuna ağlayarak anlatması, babanın yaşadığı hayal kırıklıklarını çocuğuna aktarıp ondan akıl alması bu duruma en net örneklerdir. Çocuk, evdeki çatışmaları yatıştırmak için bir arabulucu rolü üstlenir. Kendi dertlerini, korkularını ve ihtiyaçlarını tamamen rafa kaldırır. Çünkü o evde ebeveynlerin duyguları o kadar büyüktür ki, çocuğun kendi duygularına yer kalmamıştır. Çocuk artık evin neşesi olma geleneğini terapisti olmak ile değiştirmiştir. Peki, çocukken anne babasının anne babası olmak zorunda kalan bu "küçük yetişkinler" büyüdüğünde ne olur? Yetişkinlik hayatına adım attıklarında, çocuklukta hayatta kalabilmek için geliştirdikleri bu rolleri birer karakter özelliği sanmaya başlarlar; arkadaşlık ilişkilerinde, iş hayatında ve özellikle romantik ilişkilerinde sürekli olarak "kurtarıcı" rolünü üstlenerek farkında olmadan her ne kadar istisnaları olsa dahi çoğunlukla iyileştirilmesi gereken, sorunlu ve sorumluluk almaktan kaçınan partnerleri hayatlarına çekerler. Çünkü sevgiyi ve kabulü almanın tek yolunun, birinin yükünü taşımak ve onu "kurtarmak" olduğuna dair çocukluktan kalma köklü bir inanç taşırlar. Bu inancın etkisiyle yetişkinlikte sinsi döngülerin içine sıkışıp kalırlar; birine "hayır" dediklerinde veya kendi sınırlarını korumak istediklerinde bencil olduklarını düşünerek içlerini ezici bir suçluluk duygusu kaplar. Başkalarının ne hissettiğini ve neye ihtiyacı olduğunu anlamakta adeta bir uzman gibi davranırken, birisi onlara "Sen nasılsın, neye ihtiyacın var?" diye sorduğunda kendi isteklerine yabancılaştıkları için derin bir boşluğa düşerler ve çocukken kendilerini kurtaracak kimse olmadığı için her şeyi tek başına halletmek, her yükü yalnız taşımak zorundaymış gibi hissederek yardım istemeyi bir zayıflık ya da başkasına yük olmak olarak görürler. Çocuk Olma İznini Yeniden Kazanmak Geçmişi geri getiremeyiz; çocukken omuzlarımıza binen o ağır yükleri geçmişe gidip anne babamıza iade edemeyiz. Ancak bugün, o yükleri yavaşça yere bırakmayı seçebiliriz. Bu döngüyü kırmanın ilk adımı, yaşanan bu durumun bir "üstün olgunluk" değil, aslında çocuklukta yaşanmış bir kayıp olduğunu kabul etmek ve bunun yasını tutmaktır. "Ben çocukken çok güçlüydüm" demek yerine, "Çocukken çok yalnızdım ve bu adil değildi" diyebilmek iyileşmenin kapısını aralar. İkinci adım ise sınırları yeniden inşa etmektir. Bir yakınınız acı çektiğinde veya sorun yaşadığında, onun bu duygusunu hemen düzeltmek ve onu kurtarmak zorunda olmadığınızı kendinize hatırlatmalısınız. Herkesin kendi hayat sorumluluğunu taşıma kapasitesi vardır. Üçüncü adım anne ve babaya aittir. Bir anne babanın çocuğuna sunabileceği en büyük özgürlük, geçmişteki hataları kabul etmektir. 'Sen benim sırdaşım değil, sadece çocuğumdun ve ben bunu unuttum' itirafı, o çocuğun ruhundaki en derin yaraya merhem olur. Ancak o zaman o küçük yetişkin, hayatı ilk kez bir çocuk hafifliğiyle deneyimleme cesaretini kendinde bulabilir. Son olarak, içinizdeki o hiç çocuk olamamış, oyun oynayamamış yanınıza şefkat gösterin. Kendinize hata yapma, bazen hiçbir şey yapmadan sadece durma ve sadece kendi canınız istediği için bir şeyler yapma hakkı tanıyın. Çocukken hakkınız olan o hafifliği yetişkin bir birey olarak kendinize sunmak için hiçbir zaman geç değildir. Şimdi derin bir nefes alın ve kendinize fısıldayın: Artık herkesi taşımak zorunda değilsin. Sadece kendin olman yeterli.


