“Ben olsam asla affetmezdim.”
“Benim başıma gelse öyle davranmazdım.”
“İnsan isterse her şeyi başarır.”
Bu cümleler, günlük hayatta sıkça duyduğumuz, hatta zaman zaman kendimizin de kurduğu ifadeler. Bir başkasının çaresizliğini, dökülüşünü ya da ahlaki bir ikilemde kayboluşunu izlerken kendimizi ondan yukarıda konumlandırmak inanılmaz derecede tatlı gelir. “Ben onun düştüğü duruma düşmem çünkü ben daha iradeliyim, daha dürüstüm, daha güçlüyüm” deriz kendimize. Henüz hayatta o gerçekle karşı karşıya gelmemiş her insan, kendi karakterini her türlü olayın üstesinden gelebilecek kadar güçlü zanneder. Oysaki bunun güçle, iradeyle ya da üstün bir ahlakla bir alakası yoktur. Gündelik hayatta kurduğumuz o “Ben asla…” ile başlayan cümleler, aslında birer erdem beyanı olmaktan ziyade, hayatın henüz o gerçekle bizi karşılaştırmamış olmasının getirdiği sahte bir özgüvenle alakalıdır.
Empati Boşluğu
Peki, neden bu kadar emin konuşuyoruz? Çünkü insan zihni belirsizlikten nefret eder. Yaşadığı dünyayı anlamlandırmak ve olaylara hızlı açıklamalar getirmek ister. Ancak hiç yaşamadığımız deneyimler söz konusu olduğunda, kendi dayanıklılığımızı ya da vereceğimiz kararları olduğundan çok daha doğru tahmin ettiğimizi düşünürüz. Bu durum, “empati boşluğundan” kaynaklanır. Sakin, güvende ve hiçbir tehdit altında olmadığımız o anlarda, bir kriz durumunda ne yapacağımızı çok rasyonel bir şekilde planlayabileceğimizi sanırız. “Eğer öyle bir teklif alırsam reddederim”, “Eğer bana bunu yaparsa hemen giderim” gibi zihinsel senaryolar yazarız. Unuttuğumuz şey şu: Hayat bizi o kararlarla sınarken üzerimize çöken stres, korku, yalnızlık ya da hayatta kalma dürtüsü bizi o sakin zihnimizden tamamen koparır. Gerçek bir kriz anı, rasyonel bir matematik hesabı değildir; sinir sistemimizin, hormonlarımızın ve en ilkel savunma mekanizmalarımızın devreye girdiği bir hayatta kalma mücadelesidir. Güvende hissederken korkunun, sağlıklıyken hastalığın ya da huzurluyken yoğun stresin insan davranışını nasıl canavarlaştırabileceğini veya çaresizleştirebileceğini tam olarak öngöremeyiz. “Ben olsam yapmazdım” cümlesi, yaşanmış bir erdemin değil, sadece yaşanmamış bir ihtimalin ürünüdür.
Başkalarını Yargılamanın Rahatlığı
Bir başkasını yargılarken düştüğümüz en büyük tuzak, kendi zayıflıklarımızdan kaçma arzumudur. Başkalarının davranışlarını açıklarken hemen onların karakter özelliklerine odaklanır; “Yeterince çalışmadı”, “Zayıf karakterliydi”, “İradesizdi” deriz. Ancak aynı durum bizim başımıza geldiğinde ekonomik koşulları, şanssızlıkları ve çaresiz kaldığımız anları hatırlarız. İşte bu bilişsel çelişki, sınanmamışlığın kibrini besleyen en büyük yakıttır. Bir arkadaşımızın ilişkisindeki tutarsızlığına ya da bir yakınının pes edişine bakıp “Ben asla yapmazdım” derken, aslında zihnimize gizli bir güvence veririz: “Ben ondan farklıyım, o yüzden onun başına gelen felaketler benim başıma gelmeyecek.” Bu, kendimizi korumak için uydurduğumuz harika bir masaldır. Dünyayı “iyiler ve kötüler”, “güçlüler ve zayıflar” olarak ayırmak bizi güvende hissettirir.
Deneyim Neden Bakış Açımızı Değiştirir?
Hayat ilerledikçe birçok insanın kullandığı dilin yumuşaması, kesin ifadelerin yerini “belki”, “koşullara bağlı” ya da “bilemiyorum” gibi kelimelerin alması bir tesadüf değildir. Bu değişim kararsızlıktan değil, olgunluktan kaynaklanır. İnsan bir konuda ne kadar az deneyime sahipse, kendini o kadar kusursuz ve yeterli görmeye meyillidir. Bunun nedeni yalnızca bilgisizlik değil, henüz bilmediği şeylerin sınırını fark edecek kadar darbe almamış olmasıdır. Deneyim arttıkça, insan sadece yeni gerçeklerle karşılaşmaz; aynı zamanda olayların ne kadar karmaşık ve çok boyutlu olduğunu da görmeye başlar. Gerçekten hayatın içinden geçmiş insanların kesin yargılar vermekten kaçınması bu yüzdendir. Onlar bilir ki; aynı olay iki farklı insan üzerinde tamamen farklı izler bırakabilir.
Kendimizle Yüzleşmek
Gerçek bir psikolojik olgunlaşma süreci, insanın kendi sınırlarıyla dürüstçe yüzleştiği o can yakıcı anla başlar. Hayat bizi en çok güvendiğimiz, “ben asla taviz vermem” dediğimiz o kırmızı çizgimizden vurduğunda içimizdeki o kibirli kale sarsılır. Büyük bir yalnızlığın ortasındayken verdiğimiz yanlış bir karar, köşeye sıkıştığımızda ağzımızdan kaçan bir yalan ya da çaresizlikten sığındığımız yanlış bir an. İşte o an, zihnimizdeki o kusursuz “ben” imajı paramparça olur. Bu kırılma anı ilk başta bir felaket gibi görünse de aslında insanı özgürleştiren en samimi andır. Çünkü kendi hatasını gören insanın, başkasının hatalarına bakışı değişir. Bakışlarımızdaki o yargılayıcı, tepeden bakan soğukluk gider; yerini “Seni anlıyorum, çünkü ben de insanım” diyebilen bir olgunluk alır.
Sonuç
Hiçbirimiz hayatın bize hangi deneyimleri yaşatacağını önceden bilemeyiz. Bugün “Ben asla yapmam” dediğimiz bir davranışı yarın aynı koşullar altında kendimiz sergileyebiliriz. Bu bir tutarsızlık değil, insan olmanın en doğal, en çıplak sonucudur. Çünkü davranışlarımız yalnızca kişiliğimizden değil; yaşadığımız olaylardan, anlık duygularımızdan ve içinde bulunduğumuz koşullardan da etkilenir. Belki de gerçek psikolojik olgunluk, her konuda kesin fikirlere sahip olmak değil; henüz yaşamadığımız deneyimlerin bizi nasıl eğip bükebileceğini dürüstçe kabul edebilmektir. Sınanmamış olmak bir üstünlük göstergesi değildir. Bazen yalnızca hayatın henüz o soruyu bize sormamış olmasıdır. Kendi sınırlarıyla yüzleşmiş ve kendi hatasını kucaklayabilmiş bir insanın mütevazılığı, sınanmamış bir insanın sarsılmaz görünen tüm iddialarından çok daha güçlü, çok daha gerçektir.


