Gündelik yaşamın koşturmacası içinde hemen herkesin deneyimlediği, ancak adını koymakta zorlandığı kronik bir huzursuzluk hali vardır. Kişinin hayatında her şey yolunda gidiyor gibi görünür. Her şey olması gerektiği gibidir ama yine de içten içe bir şeylerin eksik veya yanlış olduğunu hisseder. Bu durum genellikle iş stresi, yorgunluk ya da dönemsel bıkkınlık gibi gerekçelerle açıklanmaya çalışılır. Ancak klinik psikoloji ve varoluşçu felsefe, bu yaygın huzursuzluğun arkasında çok daha temel bir yapının yattığını gösterir: Varoluşsal suçluluk. Bu kavram, bir başkasına zarar verdiğimizde ya da toplumsal bir kuralı ihlal ettiğimizde hissettiğimiz ahlaki veya nevrotik suçluluktan tamamen farklıdır. Varoluşsal suçluluk, bireyin aslında olabileceği kişiyle, yani kendi potansiyeliyle yüzleştiği içsel bir sorgulama hâlidir. Birey, yaşayabileceği diğer ihtimalleri ve kendi yaşamına karşı sorumluluğunu düşündükçe bir iç hesaplaşma yaşar.
İnsan psikolojisi, yalnızca biyolojik ihtiyaçların karşılanması ya da toplumsal uyumun sağlanmasıyla tatmin olacak şekilde tasarlanmamıştır. İnsan, kendi varlığını inşa etmek, kararlar almak ve bu kararların sorumluluğunu üstlenmek zorunda olan tek canlıdır. Doğduğumuz andan itibaren önümüzde uzanan yaşam, tamamlanması gereken bir proje gibidir. Ancak bu projeyi gerçekleştirmek, yani kendi özgün benliğimizi ortaya çıkarmak ciddi bir psikolojik maliyet gerektirir. Bu maliyetin adı kaygıdır. Özgürce seçim yapmak, sorumluluk almak ve bilinmeze doğru ilerlemek insanı kaygılandırır. Bu kaygıyla baş edemeyen birey, genellikle daha güvenli olan yolu tercih etmek ister. Bu güvenli olan yol genellikle toplumsal beklentilere uyum sağlamak, başkasının onayladığı rolleri oynamak ve kararları otorite figürlerine devretmektir. Güvenli alanlarda kalmak bizi anlık olarak kaygıdan korur. Ancak uzun vadede çok daha ağır bir bedel ödetir. İşte bu bedel, kendi hayatını yaşamamış olmanın getirdiği varoluşsal suçluluktur.
Bu psikolojik mekanizma, bireyin eylemsizliğiyle doğrudan ilişkilidir. Birey, potansiyelini hayata geçirmek için adım atmadığında içindeki kapasiteyi bastırmak zorunda kalır. Bastırılan her yetenek ve ertelenen her karar zihinsel alanda birikir. Bu birikim ise zamanla huzursuzluk yaratır. Varoluşsal suçluluğun en belirgin özelliği, bireyin kendi sınırlarını ve imkanlarını bilmesine rağmen bunları kullanmamayı seçmesidir. Bu durum bir tür eylemsizlik felcine yol açar. Karar vermekten korktuğumuz için eyleme geçmeyiz. Eyleme geçmediğimiz için de zamanın akıp gitmesi karşısında derin bir çaresizlik hissederiz. Birey kendi yaşamının öznesi olmayı bıraktığında hayatını dışarıdan izleyen bir seyirciye dönüşür. Bu dönüşüm ise varoluşsal suçluluğu kaçınılmaz hale getirir.
Bu içsel çatışmayla yüzleşmek zor olduğu için, zihnimiz savunma mekanizmalarını devreye sokarak suçu dış dünyaya yansıtmaya çalışır. Hayatımızı istediğimiz gibi yaşayamıyor oluşumuzu coğrafi koşullara bağlayabiliriz. Veya ailemizin tutumuna, ekonomik sınırlılıklara ya da şanssızlığa bağlarız. Şüphesiz ki dış koşulların, sosyo-ekonomik gerçeklerin ve rastlantıların yaşamımız üzerinde yadsınamaz bir etkisi vardır. Ancak gerçek bir psikolojik olgunluk, bu sınırların varlığını kabul eder. Ayrıca bu sınırlar içinde ne kadar hareket alanı bulabildiğimizle de ilgilidir. Dış engeller çoğu zaman birey için mükemmel bir kaçış yolu görevini görür. “Koşullar elverseydi çok farklı bir hayatım olurdu.” düşüncesi, kişiyi eylemsizliğin getirdiği sorumluluktan kurtarır. Fakat gerçekçi bir analiz, bizi engelleyen şeyin her zaman dışarıdaki duvarlar olmadığını, bazen o duvarların arkasına saklanmayı bizim tercih ettiğimizi gösterir. Çünkü dış koşulları suçlamak, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almaktan çok daha az acı vericidir.
Varoluşsal suçluluk, sadece bireyin kendi zihninde kalan izole bir sorun değildir. Bu dinamik, kişinin kurduğu tüm yakın ilişkileri de doğrudan yıkıcı etki potansiyeline sahiptir. Kendini gerçekleştirememiş, kendi potansiyeline ihanet etmiş bir birey, içten içe birikmiş bir öfke barındırır. Bu öfke genellikle en yakınlara yansıtılır. Örneğin, kendi hayallerini ve potansiyelini hayata geçirememiş bir ebeveyn, çocuğunun hayatını aşırı derecede kontrol etmeye çalışır. Çocuğundan gerçek dışı başarılar beklemesi bu durumun tipik bir örneğidir. Ebeveyn, kendi yaşayamadığı hayatın telafisini çocuğu üzerinden yapmaya çalışır. Benzer şekilde ikili ilişkilerde kişi bazen cesaretsizliğinin veya eylemsizliğini görmek yerine, sorumluluğunu partnerine yükleyebilir. Onu kendisini kısıtlamakla suçlarken, aslında içten içe varoluşsal suçluluğu dışarı yansıtır. Yaşamadığı hayatın biriktirdiği o gizli öfke ise çoğu zaman en yakın ilişkilere zarar vererek kendini gösterir. Bu yüzden varoluşsal suçlulukla dürüstçe yüzleşmek sadece bireysel bir ihtiyaç değil, sağlıklı ilişkiler kurabilmenin de temel koşuludur.
Bu birikmiş suçluluk hissiyle nasıl baş edilebilir? Popüler kültürün sunduğu gerçek dışı ve radikal “kendini bulma” reçeteleri bu noktada işlevsizdir. Varoluşçu yaklaşım, hayatı bir günde altüst etmeyi önermez. Mevcut gerçeklik içinde sahici adımlar atmayı önerir. Bu süreç, öncelikle durumun dürüstçe kabul edilmesiyle başlar. Bireyin, hayatındaki tatminsizliğinin kaynağının dış faktörlerden ziyade kendi eylemsizliği ve sorumluluktan kaçışı olduğunu kendine itiraf etmesi gerekir. Bu itiraf acı vericidir ancak iyileşmenin tek yoludur. Ardından, günlük yaşamın içinde küçük de olsa kendi değerlerimizle uyumlu kararlar almak önemlidir. Bu kararların sonuçlarını üstlenmek de bu sürecin bir parçasıdır. Kendi doğrumuzu ifade edebilmek, sınır çizmek ve onaylanmamayı göze alarak kendi yolumuzda yürümek bu sürecin yapı taşlarıdır.
Sonuç olarak, hissettiğiniz o nedeni belirsiz huzursuzluk, hemen kurtulmamız gereken basit bir sorun değildir. Modern tüketim kültürü ve popüler psikoloji bu hissin hızlıca bastırılması veya dikkat dağıtılarak unutulması gerektiğini savunur. Ancak bu durumu, hemen tedavi edilmesi gereken klinik bir patoloji olarak görmemek gerekir. Tam tersine bu huzursuzluk, bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi için zihnin ürettiği doğal bir geri bildirimdir. Huzursuzluğu geçici yöntemlerle bastırmaya çalışmak, yaşamımızdaki en temel uyarı mekanizmasını devre dışı bırakmaktan farksızdır. Varoluşçu perspektiften bakıldığında, bu huzursuzluk hissi bireyin hâlâ hayatta olduğunu gösterir. Aynı zamanda önünde seçim yapabileceği fırsatlar bulunduğunu ve kendi yaşamının sorumluluğunu eline alması gerektiğini fark ettiren en dürüst uyarıcıdır. İnsan bu huzursuzlukla yüzleşerek olgunlaşır. Çünkü kaygıyı tamamen yok etmek değil, o kaygıyla birlikte hayata devam edebilme becerisini kazanmak gerçek psikolojik direncin (resilience) temelidir.
Bu durumun en görünür sonuçlarından biri ise zamanla kurduğumuz ilişkide ortaya çıkar. Zaman, insan iradesinden tamamen bağımsız ve geri döndürülemez biçimde akıp gider. Bu akış içinde kişi, olabileceği o kişiyi ve yaşayabileceği hayatı sürekli ertelerse kendinden uzaklaşır. Böyle bir erteleme aslında kişinin kendisine yapabileceği en büyük haksızlıktır. Ertelenen her karar veya atmaktan kaçınılan her adım, gelecekteki suçluluk yükünü artırır. Bu ertelemeler aslında kişinin kendisine borç biriktirmesinden başka bir işe yaramaz. Yaşamın sonuna gelindiğinde hissedilecek en derin pişmanlık, başarısızlıkla sonuçlanan denemelerin kırgınlığı değildir. İnsan, denediği ve başaramadığı şeyler için bir yas süreci yaşayabilir. Bu durumu zamanla kabullenmek de mümkündür. Ancak kişi başarısızlık kaygısı yüzünden hiç adım atmadıysa, geriye telafisi olmayan sessiz bir suçluluk duygusu kalır. Çünkü orada sınırları hiç zorlanmamış bir potansiyel söz konusudur. Bu nedenle içimizdeki huzursuzluğu bir düşman olarak görmemeliyiz. Bu hissi, kendimize karşı sorumluluklarımızı hatırlatan bir uyarıcı olarak kabul etmek gerekir. Kendi yaşamımızın sorumluluğunu almak ilk başta zor gelebilir. Ancak bu cesareti göstermek, kendi hayatınızın gerçek öznesi olabilmenin de en somut adımıdır.


