Psikoloji, son yıllarda yalnızca terapi odalarında veya akademik yayınlarda tartışılan bir alan olmaktan çıkıp, sosyal medyanın popüler içerik konuları arasında yer almaya başladı. Özellikle TikTok, Instagram ve YouTube gibi milyonlarca kullanıcısı olan platformlarda, psikolojik kavramlar sıkça karşımıza çıkmakta; ruh sağlığı ile ilgili bilgiler edinilmekte ve bireyler yaşadıkları tecrübeleri anlamlandırmak için bu tür içeriklere yönelmektedirler. Geniş kitlelere psikolojik bilgilerin ulaşması ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünse de, belirli sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar arasında, psikolojik kavramların yanlış, eksik veya bağlamsal olarak kopuk bir şekilde kullanılması sayılabilir.
Günümüzde sosyal medyada 1-2 dakikalık videolar aracılığıyla bireyler, kendilerine ve çevrelerindeki insanlara tanı koymaya başlamışlardır. Örneğin, bir tartışma yaşayan kişi, partnerine “narsist” etiketi yapıştırabiliyor; bir arkadaşının davranışlarını “gaslighting” olarak adlandırabiliyor ya da yaşadığı olumsuz bir deneyimi “travma” çerçevesinde tanımlayabiliyor. Bu tür durumlar, psikolojiye olan ilgiyi artırıyor olsa da, psikolojik kavramların anlamlarının bulanıklaşmasına yol açmaktadır.
Sosyal medyada yanlış kullanılan en sık kavramlardan biri narsisizmdir. Narsistik özellikler göstermek ile narsistik kişilik bozukluğu aynı anlama gelmemektedir. Zaman zaman bireyler bencil davranışlar sergileyebilir, ilgi görmeyi isteyebilir veya kendi ihtiyaçlarını öncelik haline getirebilir. Ancak sosyal medyada narsisizm, çoğu durumda sadece hoş olmayan davranışları açıklamak için kullanılmaya başlanarak bir etiket haline gelmiştir. Böylelikle karmaşık bir psikolojik yapı, daha basite indirgenerek bir karakter kusuru olarak sunulmaktadır.
Benzer bir durum, travma kavramında da yaşanmaktadır. Klinik perspektifte travma, bireyin psikolojik işlevselliğini ciddi oranda tehdit eden ve yoğun stres yaratan olaylarla ilişkilendirilir. Ancak sosyal medyada bazen hayal kırıklıkları, bazen kısa süreli yaşanan üzüntüler ya da sıradan hayat tecrübeleri bile travma etiketi ile ilişkilendirilmektedir. Her bireyin yaşamış olduğu olaylardan etkilenme düzeyleri farklılık gösterebilir; ancak yaşanan her olumsuz deneyimi “travma” kavramı altında değerlendirmek, gerçek travmatik yaşantıların yarattığı ağırlığın görünmez hale gelmesine neden olmaktadır.
Son dönemde popülerleşen diğer bir kavram ise “tetiklenme”dir. Tetiklenme, travmatik tecrübelerle ilişkili bir uyarandır ve bireyde yoğun duygusal ve fizyolojik tepkilerin oluşmasına sebep olur. Ancak sosyal medya, bu kavramı sadece hoş olmayan veya rahatsızlık verecek durumları anlamlandırarak genişlemesine ve belirsiz bir hale gelmesine yol açmaktadır.
Peki, insanlar neden bu tür içeriklere ilgi gösteriyor? Bunun temellerinden biri, bireylerin kendilerini ve yaşamış oldukları ilişkileri anlamlandırma ihtiyacıdır. Psikolojide kavramlar, karmaşık duygusal durumları açıklamak için güçlü araçlardır. Ancak sosyal medya algoritması, çoğu durumda detaylı açıklamalar kullanmak yerine kısa, dikkat çekici ve kesin ifadelerle ödüllendirilmektedir. “Partneriniz şu üç davranışı sergiliyorsa narsisttir” gibi içerikler, bilimsel olarak sorunlu olsa da etkileşimi yüksek olan içerikler arasındadır. Çünkü bireyler belirsizlik istemez; bunun yerine net cevap arama eğilimi gösterirler.
Bir diğer sonuç ise öz tanı eğiliminin artmasıdır. Kullanıcılar birkaç video izledikten sonra kendilerinde dikkat eksikliği, TSSB, anksiyete bozukluğu ya da başka psikolojik sorunlar olduğunu düşünerek etiketleme eğilimi göstermektedirler. Psikolojik değerlendirme, yalnızca belirli belirtiler okumakla basite indirgenemez. Kişinin hayat hikayesi, çevresindeki yaşam koşulları, belirtilerin süre ve şiddeti gibi faktörler psikologlar tarafından süreç dahilinde değerlendirilmelidir. Sosyal medya aracılığıyla edinilen bilgiler, yalnızca farkındalık oluşturabilir; profesyonel bir değerlendirme sunamaz.
Sosyal medya tamamen olumsuz bir etki yaratmaz. Ruh sağlığını daha görünür kılabilir ve psikolojik destek almak için yapılan damgalamaları azaltmaya katkı sağlayabilir. Pek çok kişi, ilk kez terapi kavramını sosyal medya aracılığıyla tanımış, yaşadıkları kişisel zorlukların yalnızca kendilerine özgü olmadığını fark etmiş ve profesyonel yardım alma konusunda cesaret bulmuş olabilirler. Burada sorun, psikolojik bilgilerin erişilebilir olması değil; karmaşık konuların basite indirgenmesidir. Bu nedenle sosyal medya aracılığıyla karşımıza çıkan psikolojik içeriklere eleştirel bir gözle yaklaşmak daha doğru olacaktır. Videoların milyonlarca kez izlenmesi, o videonun bilimsel açıdan doğru olduğunu göstermez. Psikolojik kavramlar kullanılırken, bu kavramların klinik açıdan anlamları ve sınırları da göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde, psikolojiyi anlamak adına bilinçsizce yanlış bilgilerin yayılmasına yol açılabilir.
Sonuç olarak, psikolojik bilgilerin dijital platformlar aracılığıyla yaygınlaşması önemli fırsatlar sunabilir. Ancak bu süreçte kavramların popüler hale gelmesi ile o kavramların bilimsel anlamlarının korunması arasında hassas bir denge oluşturmak önemlidir. Ruh sağlığı açısından farkındalığın artması, önemli ve gerekli bir gelişmedir; ancak bu içeriklerin bilimsel kaynaklar ve uzman görüşleri doğrultusunda değerlendirilmesi elzemdir.


