Sinemada ve televizyon dünyasında dikkat çeken bazı ikonikleşmiş kadın karakterler bulunmaktadır. Her birinin kendine özgü iç dünyası, savunma mekanizmaları ve karakter özellikleri vardır. Bu karakterleri ya seviyoruz ya da bu özellikler nedeniyle onlardan nefret ediyoruz. Peki, bu karakterler terapiye başlasaydı, terapide neler anlatırlardı ve hikâyeleri nasıl evrilirdi?
Andie Anderson – How to Lose a Guy in 10 Days
Romantik komediler genellikle doğru insanı bulduğunda her şeyin düzeleceği fikrini aşılar. Ancak terapide fark ettiğimiz şeylerden biri, ilişkilerin kendimizle kurduğumuz ilişkiden çok fazla iz taşıdığıdır. Bu nedenle, Andie terapiye gitse muhtemelen Ben ile başlamazdı. Çünkü Andie’nin asıl hikayesi, sürekli olmadığı biri gibi davranmaya çalışmasıyla ilgilidir. Film boyunca Andie, çalıştığı dergi için hazırladığı yazı uğruna “erkeklerin en sevmediği” kadın rolünü oynamaktadır. Ben ise onu aşık etmeye çalışırken ayrı bir rolün içindedir. İki insan, oynadıkları bu roller içinde birbirine aşık olur. Andie’nin kariyerinde de benzer bir örüntü vardır; normalde politik yazılar yazmak isterken, sürekli moda, ilişki ve yaşam tarzı içerikleri üretmeye zorlanır. Kendi sesini duyurmak yerine, başkalarının ondan duymak istediği sesi üretir. Terapide “İnsanlar beni gerçekten mi seviyor yoksa oynadığım karakteri mi?” diye sorardı. Bu soru yalnızca romantik ilişkilerle değil, kimlik duyusuyla da ilgilidir.
Andie’nin mizahı, zekası ve cesareti dikkat çeker; ancak bunların arkasında sürekli kontrolü elinde tutmak isteyen biri vardır. İlişkide güç dengesini belirleyen taraf olursa incinmeyeceğine inanıyor gibidir. Yakınlaşmak yerine test eder, hissetmek yerine analiz eder. Filmin sonunda Ben’e gerçek kimliğini gösterdiği sahne romantik bir sahne olarak sunulur. Ancak Andie, bu sahneden sonra şehir dışındaki iş teklifini kabul eder ve kaçmaya başlar. Eğer Ben ona yolda yetişmeseydi, muhtemelen gidecekti. Terapi, bunun yalnızca başlangıç olduğunu fark ettirirdi. Bir kez maskeyi çıkarmak yeterli değildir; maskesiz yaşamayı öğrenmek gerekir. Eğer terapiye gitseydi, hikâyesi bambaşka evrilebilirdi. Örneğin, iş yerinde kendi isteklerini açıkça dile getirebilir ya da Ben ile yüzleşme sahnesinden sonra kaçmak yerine onunla konuşmayı ve ilişkide kendi gibi var olmayı seçebilirdi. Çünkü Andie’nin karakterinin gerçek dönüşümü, doğru ilişkiyi bulduğu gün değil, maske takmayı bıraktığı ve kendi isteklerine kulak verdiği zaman olurdu.
Bihter Ziyagil – Aşk-ı Memnu
Bihter, belki de dizi tarihinin en çok terapiye ihtiyacı olan karakterlerinden biridir. Terapiye gelse büyük ihtimalle ilk cümlesi “Annem gibi olmaktan çok korkuyorum.” olurdu. Bihter’in hayatına baktığımızda en çok dikkat çeken ve onu trajik sonuna götüren temel ilişkisi annesiyle ilgilidir. Firdevs Hanım’ın sevgisi koşulludur; rekabetin, kıyasın ve çıkarın gölgesindedir. Bihter, çocukluğunda sevilmek isteyen bir kızken, yetişkinliğinde sürekli kendiyle savaşmak zorunda kalan bir kadına dönüşür. Adnan Bey ile yaptığı evlilik bile annesinden intikam alma, bir rekabet biçimidir. Terapide belki de şu soru üzerinde durulurdu: “Hayatındaki seçimleri gerçekten sen mi yaptın, yoksa sadece annene benzememeye mi çalıştın?” Behlül de bu hikâyede yalnızca bir yasak aşk değildir; Bihter’i en çok korktuğu kişiye, annesine dönüştüren kişidir. Bu nedenle Bihter, bu ilişkisinde sürekli çatışma ve suçluluk duygusu yaşar. Hem arzularının peşinden gitmek ister hem de kendini acımasızca yargılar. Kendini affetmek yerine cezalandırmayı seçer. Hatasını telafi etmeye değil, bedel ödemeye yönelir. Dizinin sonunda Bihter’in ölümü çoğu kişi tarafından aşkın trajik bir sonu olarak görülse de, psikolojik açıdan bakıldığında bu son, umutsuzluğun ve kendi affedememenin zirvesidir. Kendisine yeni bir hayat ihtimali tanıyamaz. Dizinin bir sahnesinde “Ben de giderim kendime başka hayat kurarım.” dese bile annesinin “Yaşananlardan kaçamazsın.” lafına hak verir ve eğer kendini fiziksel olarak öldürmese bile zaten öleceğine, başka bir hayatı olmayacağına inanır.
Terapiye devam eden Bihter’in hikâyesi bambaşka yazılabilirdi. Belki ilk kez annesiyle arasına gerçek bir sınır koyardı. Ayrıca hayatındaki en büyük seçimin, Behlül’ün onu seçmesi ya da Nihal’i seçmesi değil, kendi değerini hiçbir erkeğin sevgisiyle ölçmemek olacağını anlayabilirdi. En önemlisi, kendine zarar vermek yerine gerçekten başka bir hayata başlayabilirdi.
Natasha Naginsky – Sex and the City
Sex and the City boyunca Natasha’yı genellikle Carrie’nin perspektifinden görürüz ve yalnızca “Big’in kusursuz eşi” olarak resmedilir. Oysa terapiye başlasa, Natasha’nın büyük ihtimalle ilk cümlesi “Herkes benim ne kadar kusursuz olduğumu söylüyor ama kimse benim ne hissettiğimi görmüyor.” olurdu. Evliliği boyunca Big’in duygusal olarak tam anlamıyla orada olmadığını hisseder. Bir gün, bu hissin gerçek olduğunu öğrenir; Carrie’yi kendi evinde kendi yemeğini yerken bulur. Üstelik Carrie’yi yakalamaya çalışırken merdivenlerden düşer ve dişini kırar. Bu yalnızca fiziksel acı vermez, hayatının bir anda ikiye ayrıldığı andır. Bu yüzden terapiye başlasa, kendini sık sık sorgulardı: “Hiç mi anlamadım?” “Benim görmediğim başka neler vardı?” gibi sorular kafasında dolaşırdı. Natasha’nın en dikkat çekici özelliği ise öfkesini gösterme biçimidir. Bağırmaz, intikam peşinde koşmaz. Kendini açıklamak zorunda hissetmez. Carrie ondan özür dilemeye geldiği sahne, Natasha’nın en güçlü anlarından biridir. Onu affetmez fakat bağırıp çağırmaz; sadece net bir sınır koyar ve “Beni yalnız bırak.” der. Bu, yıllarca öğretilen “İyileşmek için affetmek gerekir.” cümlesine güçlü bir cevaptır. İyileşmek için affetmek gerekmez; affetmeden de insanlar iyileşebilir. Bu duruşu terapide uzun uzun konuşulurdu.
Natasha, terapide o kusursuz görünümünün altında yatan duygularını, aldatmanın yaşattığı incinmeyi sık sık konuşurdu. Belki de yaşadığı ihanetin kendi hatası olmadığını, onunla bir alakası olmadığını ve kendi değeriyle ilgili olmadığını fark ederdi.
Hürrem Sultan – Muhteşem Yüzyıl
Hürrem Sultan terapiye gitseydi, kesinlikle ailesinin trajik bir biçimde öldürülmesinden başlardı. Hürrem, genç bir kızken ailesinden koparılır, esir edilir ve bildiği dünyayı tamamen kaybeder. Böyle bir deneyim, insanın yalnızca geçmişini değil, güven duygusunu da elinden alabilir. Travma literatüründe buna “temel güvenin sarsılması” denir. Dünya artık güvenli bir yer değildir; insanlar ise potansiyel tehdit hâline gelir. Bu nedenle Hürrem’in sürekli kontrolü elinde tutmaya çalışması yalnızca güç arzusu olarak okunamaz. Sarayda her ilişki aynı anda hem yakınlık hem de tehdittir. Sevildiğiniz kadar kıskanılır, yükseldiğiniz kadar hedef olursunuz. Böyle bir ortamda Hürrem için güvenmek lüks, tetikte olmak ise hayatta kalma stratejisidir. Bu yüzden çevresindekileri sürekli test eder, ittifaklar kurar, riskleri önceden hesaplar ve ihaneti gerçekleşmeden hissetmeye çalışır. Bunlar çoğu zaman manipülasyon olarak görülür. Terapi ise başka bir ihtimali sorardı: “Ya bunlar korkunun diliyse?” Hürrem’in Kanuni Sultan Süleyman’a duyduğu sevgi de bu korkudan bağımsız değildir. Onun sevgisi büyük olduğu kadar yoğundur; yakın olmak ister ama aynı zamanda terk edilmekten korkar. Bu nedenle sevgiyi zaman zaman sahiplenmeye, sahiplenmeyi de kontrol etmeye dönüştürür. Saraya gelen her cariyeyi tehdit olarak hisseder ve ortadan kaldırmaya çalışır.
Terapide konuşulacak bir diğer önemli konu ise anneliktir. Hürrem’in çocuklarını koruma çabası yalnızca siyasi değil, kişiseldir. Onların başına kendi yaşadığı çaresizliğin gelmesini istemez. Ancak bazen koruma isteği ile kontrol etme ihtiyacı birbirine karışır. Hürrem’in en belirgin özelliklerinden biri de kırılganlığını yalnızca çok güvendiği anlarda gösterebilmesidir. Çoğu zaman öfke, korkunun önüne geçer; çünkü öfke güçlü görünür, korku ise savunmasız hissettirir. Terapi, onun için ilk kez şu deneyimi sunabilirdi: Güçlü olmak zorunda kalmadan da güvende hissedebilmek.
Eğer Hürrem terapiye devam etseydi, hikâyesi iktidardan vazgeçmek üzerine değil, iktidara ve onun getirdiği güven hissine neden bu kadar ihtiyaç duyduğunu anlamak üzerine evrilirdi. Belki her tehdidi kişisel algılamamayı öğrenirdi, kontrol ve güven arasındaki farkı keşfederdi.
Bu karakterleri hâlâ unutamıyor oluşumuzun ve bu kadar ikonikleşmelerinin nedeni, yaşadıkları büyük aşklar değil; bize kendimizden parçalar göstermeleridir. Andie’nin sürekli rol yapmak zorunda hissetmesi, Bihter’in ebeveynlerinden taşıdığı yükler, Natasha’nın sessizce tuttuğu yas ve Hürrem’in gücünün ardındaki hayatta kalma mücadelesi… Hepsi farklı hikâyelerin kadınları olsa da aynı insani ihtiyaçlarla hareket ediyor: görülmek, güvende hissetmek, sevilmek ve olduğu hâliyle kabul edilmek. Elbette gerçek hayatta terapi, bir karakteri ya da ilişkiyi sihirli bir şekilde değiştirmez. Ancak bazen doğru sorular, yıllardır tekrarlanan döngüleri görünür kılar. Belki de bu yüzden, bu kadınlar terapiye gitseydi hikâyelerinin sonu değil, ilk kez gerçekten kendilerini anlatmaya başladıkları yer olurdu.

