Çarşamba, Ağustos 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir insan sevdiği kişiyi nasıl öldürebilir?

Sevgi mi, Sahip Olma mı? Psikanalitik Bir Pencereden Kadın Cinayetlerini Anlamak

Not: Bu yazıda yer alan psikanalitik değerlendirmeler, kadın cinayetlerini açıklamaya yönelik kuramsal bir çerçeve sunmaktadır. Hiçbir psikolojik ya da psikanalitik açıklama, şiddeti veya kadın cinayetlerini haklı göstermez ya da mazur kılmaz. Kadın cinayetleri biyolojik, psikolojik, toplumsal, kültürel ve hukuki birçok etkenin etkileşimiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir olgudur.

Her kadın cinayeti haberinin ardından aynı sorular yeniden gündeme geliyor: “Nasıl kıyabildi?”, “Gerçekten seviyor olsaydı bunu yapar mıydı?”, “Bir insan sevdiği kişiyi nasıl öldürebilir?” Bu soruların çoğunu öfkeyle ya da şaşkınlıkla soruyoruz. Oysa psikoloji, özellikle de psikanaliz, bize çok daha rahatsız edici bir ihtimali gösteriyor: Belki de burada yaşanan şey sevginin kontrolden çıkmış hâli değil; hiçbir zaman gerçek anlamda sevgi olmamış olmasıdır.

Kadın cinayetlerini yalnızca hukuki ya da sosyolojik bir sorun olarak ele almak eksik kalır. Aynı şekilde bunları yalnızca bireysel psikopatolojiye indirgemek de doğru değildir. İnsan davranışı biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin iç içe geçtiği karmaşık bir yapının ürünüdür. Ancak psikanaliz, bu tabloya farklı bir yerden yaklaşır. “Ne oldu?” sorusundan çok, “Bu insanın içinde ne yaşanıyordu?” sorusunu sorar. Çünkü bazen bir cinayet yalnızca görünen olay değildir; yıllarca biriken kırılmaların, çözülememiş çocukluk yaşantılarının ve bilinçdışı çatışmaların en yıkıcı dışavurumudur.

Kadın cinayetlerinin önemli bir bölümünde benzer bir örüntüyle karşılaşırız. Kadın ayrılmak ister, boşanmak ister ya da kendi yaşamını kurmaya karar verir. Erkek ise bu kararı kabul edemez. Dışarıdan bakıldığında bu durum çoğu zaman “Çok sevdiği için yapamadı.” şeklinde romantikleştirilir. Oysa psikanalitik açıdan burada gördüğümüz şey sevginin yoğunluğu değil, benliğin kırılganlığıdır.

Freud, bugün yaşadığımız birçok duygunun kökeninin çocukluk ilişkilerinde saklı olduğunu söyler. Çocuklukta bakım veren kişiyle kurulan ilişki, yetişkinlikte kurulacak ilişkilerin görünmez taslağını oluşturur. Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan bir ayrılık bazen yalnızca ilişkinin bitmesi değildir. Bilinçdışında çok daha eski bir terk edilme duygusunu yeniden canlandırabilir.

Çocuklukta duygusal olarak ihmal edilen biri, yetişkin olduğunda partnerinin uzaklaşmasını yalnızca ayrılık olarak yaşamaz; yeniden terk edilen çocuk gibi hissedebilir. Freud’un “tekrar zorlantısı” dediği süreç tam da burada ortaya çıkar. İnsan geçmişte çözemediği duyguları farkında olmadan bugünün ilişkilerinde yeniden yaşamaya çalışır. Böylece ayrılık, “Benden ayrıldı.” olmaktan çıkar; “Yine değersizim.”, “Yine seçilmedim.”, “Yine terk edildim.” anlamını kazanabilir.

Elbette aynı duyguları yaşayan herkes şiddete başvurmaz. Çünkü belirleyici olan yalnızca yaşanan acı değil, kişinin bu acıyla nasıl baş edebildiğidir. Freud’un daha sonra geliştirdiği kuramda söz ettiği saldırganlık dürtüsü burada önem kazanır. Sağlıklı ruhsal gelişimde bu enerji sanat, üretim, spor ya da sembolik yollarla dönüştürülebilir. Ancak bazı bireylerde bu dönüşüm gerçekleşmez ve içeride biriken öfke yıkıcı biçimde dışarı yönelir.

Psikanalitik düşüncenin önemli isimlerinden Melanie Klein, sevgi ile nefretin aynı kişiye karşı aynı anda hissedilebileceğini söyler. Ruhsal olgunluk, bu iki duyguyu birlikte taşıyabilme kapasitesidir. Ancak bu kapasite gelişmediğinde kişi insanları ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak algılar. Bu nedenle kadın, ilişkinin başında “hayatının aşkı” iken ayrılmak istediğinde bir anda “düşman”a dönüşebilir. Artık bağımsız bir birey değil, yok edilmesi gereken “kötü nesne” olarak görülmeye başlanır.

Belki de kadın cinayetlerini anlamaya çalışırken üzerinde en çok durmamız gereken kavram “sahip olma”dır. Çünkü psikanalitik açıdan sevgi ile sahip olmak aynı şey değildir. Sevgi, karşımızdaki insanın bizden bağımsız bir özne olduğunu kabul edebilmektir. Sahip olmak ise onu benliğimizin uzantısı gibi görmektir.

Otto Kernberg’in kişilik örgütlenmeleri üzerine yaptığı çalışmalar bu noktada önemli ipuçları sunar. Ağır narsisistik yapılanmalarda partner, sevilen bir insan olmaktan çok benliği ayakta tutan bir aynaya dönüşür. Kişi kendi değerini karşı tarafın sevgisiyle hisseder. Bu nedenle ayrılık yalnızca ilişkinin sonu değil, benliğin dağılması anlamına gelir.

Psikanalizde buna “narsisistik yaralanma” denir. Dışarıdan yalnızca bir reddedilme görülürken, içeride “Ben değersizim.”, “Ben yetersizim.”, “Ben yok oldum.” duyguları yaşanır. Bu kadar yoğun utancı taşıyamayan bazı kişiler, utancı öfkeye dönüştürür. Çünkü öfke hissetmek, utanç hissetmekten daha kolaydır. Böylece suç kendi eksikliğine değil, karşısındaki kişiye yüklenir.

Heinz Kohut’un kendilik psikolojisi de benzer biçimde partnerin bazı bireyler için bir “kendilik nesnesi” işlevi gördüğünü söyler. Böyle kişiler kendilerini değerli hissedebilmek için sürekli karşı tarafın varlığına ihtiyaç duyar. Partner gittiğinde yalnızca ilişki değil, kişinin içsel dengesi de çöker. Yoğun öfke çoğu zaman çöken benliği yeniden ayakta tutmaya yönelik umutsuz bir çabadır.

Donald Winnicott ise bu kırılganlığın kökenini erken çocukluk dönemine götürür. Güvenli bağlanma geliştiremeyen çocuklar yetişkin olduklarında yalnız kalmayı tolere etmekte zorlanabilirler. Çünkü yalnızlık onlar için dinlenilecek bir alan değil, yok olma hissidir. Böyle bireyler partnerlerini kaybettiklerinde yalnızca ilişkiyi değil, psikolojik güvenliklerini de kaybettiklerini hissederler.

Lacan’ın yaklaşımı ise oldukça çarpıcıdır. Ona göre insan doğası gereği eksiktir ve yaşamı boyunca bu eksikliği kapatmaya çalışır. Sağlıklı ilişkide kişi partnerinin bu eksikliği tamamen gideremeyeceğini bilir. Patolojik ilişkide ise partner tek kurtarıcı nesneye dönüşür. Böyle olduğunda ayrılık “Seni kaybettim.” değil, “Kendimi kaybettim.” olarak yaşanır. Bu nedenle sık duyduğumuz “Onsuz yaşayamam.” sözü romantik değil, ağır bir ruhsal bağımlılığın göstergesi olabilir.

Ancak bütün bunlar yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamaz. Aynı ruhsal kırılganlığa sahip iki kişiden biri yardım alırken diğeri cinayet işleyebilir. İşte burada kültür devreye girer. Türkiye’de birçok erkek çocuğu hâlâ “Güçlü olmalısın.”, “Ağlama.”, “Kontrol sende olmalı.” gibi mesajlarla büyütülüyor. Bu mesajlar herkesi aynı biçimde etkilemez; ancak narsisistik olarak kırılgan bir benlikle birleştiğinde oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Kadının “Hayır.” demesi böyle durumlarda yalnızca reddedilmek değil, erkeklik kimliğine yönelmiş bir saldırı gibi algılanabilir. Cinayet de yalnızca kadını susturma girişimi değil, çöken benliği ayakta tutmaya yönelik umutsuz bir savunmaya dönüşebilir.

Aslında psikanaliz bize kadın cinayetlerinin çoğunda sevginin değil, sevememenin izlerini gösteriyor. Çünkü gerçek sevgi, karşımızdaki insanın özgürlüğünü kabul edebilmektir. Ayrılığı istemesek bile onun seçim hakkına saygı duyabilmektir. Bir insanın yaşamına son vermek ise sevginin değil, kontrolün ve sahip olma arzusunun en yıkıcı hâlidir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında kadın cinayetlerini yalnızca “öfke kontrol problemi” olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü öfke çoğu zaman görünen duygudur; asıl belirleyici olan ise onun altında yatan ruhsal süreçlerdir. Bu süreçlerin merkezinde ise çoğu zaman utanç bulunur. Suçluluk duygusu “Kötü bir şey yaptım.” derken, utanç “Ben kötüyüm.” der. Narsisistik açıdan kırılgan bireyler için ayrılık ya da reddedilme yalnızca bir kayıp değildir; benliklerinin tamamen değersiz olduğu hissini tetikleyen ağır bir yaralanmadır.

Bu yoğun utanç duygusu taşınamadığında kişi onu dışsallaştırmaya başlar. Artık sorun kendi içinde değildir; sorun karşısındaki kişidir. “Beni rezil etti.”, “Hayatımı mahvetti.”, “Beni bu hâle o getirdi.” gibi ifadeler aslında bu ruhsal mekanizmanın dışavurumudur. Kendi kırılganlığıyla yüzleşmek yerine bütün sorumluluk karşı tarafa yüklenir. Böylece saldırganlık, kişinin kendi iç dünyasına değil, dışarıdaki “suçlu” olarak gördüğü kişiye yönelir.

Bu noktada savunma mekanizmaları belirleyici hâle gelir. İnkâr, yansıtma, bölme, idealleştirme ve değersizleştirme gibi mekanizmalar aslında ruhu korumaya çalışan yapılardır. Sağlıklı bireylerde bunlar geçici olarak kullanılır ve ardından kişi gerçeklikle yeniden temas kurabilir. Ancak ağır kişilik yapılanmalarında bu savunmalar ilişkilerin temel işleyiş biçimine dönüşür.

İlişkinin başında “hayatımın aşkı” olarak görülen kadın, ayrılmak istediği anda “ihanet eden”, “kötü”, “yok edilmesi gereken” biri hâline gelebilir. Burada değişen kadının kendisi değil, kişinin zihnindeki ruhsal temsilidir. Psikanaliz bunu “nesnenin bölünmesi” olarak açıklar. İnsan artık karşısındaki kişiyi bütün özellikleriyle göremez; ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak algılar.

Toplumda sıkça duyduğumuz “Bir anda gözü döndü.” ifadesi de bana yetersiz geliyor. Hiçbir insan sabah uyandığında sebepsiz yere kadın öldürmez. Cinayet, çoğu zaman yıllarca örülen ruhsal örüntünün son halkasıdır. Çocukluk deneyimleri, bağlanma biçimi, kişilik örgütlenmesi, travmalar, öğrenilmiş ilişki kalıpları ve kültürel mesajlar yıllar boyunca birbirinin üzerine eklenir. Cinayet ise yalnızca buzdağının görünen kısmıdır.

Burada “nesne sürekliliği” kavramı da önemlidir. Sağlıklı ruhsal gelişimde kişi, sevdiği insan kendisini hayal kırıklığına uğratsa bile onun aynı insan olduğunu bilir. İlişki tamamen siyah ya da beyaza dönüşmez. Ancak bu kapasite yeterince gelişmediğinde en küçük hayal kırıklığı bile karşı tarafın tamamen kötü biri olarak algılanmasına neden olabilir. Böylece ona zarar vermek vicdani açıdan daha kolay hâle gelir.

Beni en çok etkileyen noktalardan biri de şudur: Kadın cinayetlerinde öldürülen kadın çoğu zaman yalnızca kendisi değildir. Bilinçdışında o kadın; reddeden anne, ulaşılamayan sevgi, çocuklukta hissedilen değersizlik ve eksiklik gibi birçok eski yaşantının taşıyıcısına dönüşür. Fail bunu bilinçli olarak yaşamaz. O yalnızca yoğun bir öfke hissettiğini söyler. Oysa psikanalitik bakış, bu öfkenin bugüne değil, geçmişe ait olduğunu gösterir.

Bununla birlikte kadın cinayetlerini yalnızca bireysel ruhsal dinamiklerle açıklamak da yeterli değildir. Dünya genelindeki araştırmalar, partner cinayetlerinin büyük bölümünün ani öfke patlamalarından değil, uzun süre devam eden kontrol davranışlarının son aşaması olduğunu göstermektedir. Yoğun kıskançlık, sürekli hesap sorma, sosyal çevreden uzaklaştırma, takip etme, tehdit etme ve ayrılığı kabul edememe gibi davranışlar çoğu zaman cinayet öncesinde görülen ortak örüntülerdir. Dışarıdan romantik bağlılık gibi görülebilen bu davranışlar, aslında sağlıklı sevgiden çok kontrol ihtiyacını yansıtır.

Bağlanma araştırmaları da çocuklukta güvenli bağlanma geliştiremeyen bireylerin yetişkinlikte terk edilme korkusunu daha yoğun yaşadıklarını göstermektedir. Elbette güvensiz bağlanmaya sahip herkes şiddete başvurmaz. Ancak bu durum, başka risk faktörleriyle birleştiğinde tehlikeyi artırabilir. Aynı şekilde narsisistik özelliklere sahip olmak da kimseyi suç işlemeye mahkûm etmez. Psikoloji hiçbir zaman kader yazmaz; yalnızca riskleri anlamaya çalışır.

Bu nedenle kadın cinayetlerini tek bir nedenle açıklamak mümkün değildir. Ruhsal kırılganlık, çocukluk deneyimleri, toplumsal cinsiyet rolleri, kültürel kabuller, ekonomik etkenler ve hukuki süreçler birbirini besleyen çok katmanlı bir yapı oluşturur. Önleme çalışmaları da ancak bu bütüncül bakış açısıyla etkili olabilir.

Bir psikoloji öğrencisi olarak beni en çok düşündüren nokta ise şu oldu: Biz insanlara gerçekten sevmeyi öğretiyor muyuz? Çocukluğumuzdan itibaren sevgi adı altında çoğu zaman bağımlılığı, kıskançlığı ve kontrolü romantikleştiriyoruz. “Seni kıskanıyorsa seviyordur.” cümlesini hâlâ duymaya devam ediyoruz. Oysa kıskançlık her zaman sevginin göstergesi değildir; çoğu zaman kişinin kendi güvensizliğini yönetememesinin sonucudur.

Gerçek sevgi, karşımızdaki insanın özgürlüğünü kabul edebilmektir. Onun bizden bağımsız arzuları, hedefleri ve seçimleri olduğunu kabullenebilmektir. Patolojik ilişki ise iki bütün insanın buluşması değil, iki eksik benliğin birbirini tamamlamaya çalışmasıdır. Böyle bir ilişkide ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi olarak değil, kişinin kendi varlığının çöküşü olarak deneyimlenebilir.

Bu yazıyı hazırlarken vardığım en önemli sonuç şu oldu: Kadın cinayetlerini anlamaya çalışmak, onları mazur görmek değildir. Tam tersine, nedenleri anlayabilmek onları önleyebilmenin ilk adımıdır. Hukuk, caydırıcılık ve etkin koruma mekanizmaları vazgeçilmezdir. Ancak bunun yanında çocuk yetiştirme biçimimizi, erkeklik algımızı, duygularla kurduğumuz ilişkiyi ve sevgi anlayışımızı da sorgulamak zorundayız.

Belki de çocuklara yalnızca başarılı olmayı değil, kaybetmeyi de öğretmeliyiz. Yalnızca güçlü olmayı değil, kırılabilmeyi de öğretmeliyiz. Yalnızca sevmeyi değil, vedalaşabilmeyi de öğretmeliyiz. Çünkü vedalaşamayan insanlar bazen gitmesine izin veremedikleri kişiyi yok etmeye çalışıyor.

Bugün kadın cinayetlerini konuşurken sormamız gereken soru bence hâlâ aynı: Gerçekten seviyor muydu, yoksa yalnızca kendisinin bir parçası olarak gördüğü kişiyi kaybetmeye tahammül edemiyor muydu? Psikanaliz bana bu sorunun cevabının, kadın cinayetlerini anlamaya çalışırken elimizdeki en önemli anahtarlardan biri olduğunu öğretti.

Ve belki de en önemlisi… Bir insanı gerçekten özne olarak görebildiğimiz anda onu kontrol etme ihtiyacımız azalır. Onun da hayalleri, korkuları, seçimleri ve yaşam hakkı olduğunu hissederiz. Kadın cinayetlerinin önlenmesi yalnızca suçluları cezalandırmakla değil, insanın karşısındakini bağımsız bir birey olarak görebildiği bir sevgi anlayışını inşa etmekle mümkün olacaktır. Çünkü sevgi, sahip olmak değil; özgürlüğe rağmen bağ kurabilmektir.

Kaynakça

  • Kaynakça
  • Talat Parman. (2019). Psikanaliz Defterleri (çeşitli sayılar). İstanbul: İstanbul Psikanaliz Derneği Yayınları.
  • Elda Abrevaya. (2013). Kadınlığın Uzun ve Dolambaçlı Yolu. İstanbul: Metis Yayınları.
  • İstanbul Psikanaliz Derneği. (2021). Psikanaliz Yazıları (çeşitli sayılar). İstanbul: İstanbul Psikanaliz Derneği Yayınları. Sigmund Freud – Yas ve Melankoli Otto F. Kernberg – Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm
Melisa Ünlü
Melisa Ünlü
Psikoloji öğrencisi, yazar ve gönüllü. İstanbul Galata Üniversitesi Psikoloji bölümü öğrencisi olarak akademik hayatımı yalnızca derslerle sınırlamıyor; psikolojiyi hayatın içine taşıyan çalışmalar üretmeye odaklanıyorum. Akademik disiplinimi sürdürürken aynı zamanda Beslenme ve Diyetetik alanında çift anadal yaparak insanı hem zihinsel hem fiziksel yönleriyle anlamaya çalışıyorum. Kültürel Etkinlik Kulübü Başkanlığı ve Psikoloji Kulübü Akademik Kadro Koordinatörlüğü görevlerini yürütürken, akademik üretim süreçlerinde aktif rol üstleniyorum. Aynı zamanda Psychology Times dergisinde Beyoğlu temsilcisi ve yazar olarak psikolojinin günlük yaşamla kesişen yönlerini ele alan yazılar üretiyorum. Sosyal sorumluluk alanında ise LÖSEV çocuk gönüllü temsilcisi olarak çalışmalar yürütüyor; psikolojinin yalnızca teoride değil, insan hayatına dokunduğu yerde anlam kazandığına inanıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar