Pazar, Haziran 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yas Tutmak mı, Bağımlı Olmak mı?

Bir yakınımızı kaybettiğimizde hissettiğimiz derin özlem, acı ve boşluk; çoğu zaman zamanla hafifler, yerini kabullenme ve yeni bir hayata alışma sürecine bırakır. Psikolojinin bu konudaki genel kabulü de budur: Yas, sancılı ama nihayetinde aşılabilir bir süreçtir. İnsan ruhu, en ağır kayıpların altında bile zamanla bir denge kurmayı başarır. Ancak bu tablo her zaman geçerli değildir. Bazı insanlar için yas bitmez; günler haftaya, haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür, ama kayıp sanki dün yaşanmış gibi tazedir. Sabahları uyanmak hâlâ zordur. Kaybedilenin eşyalarına dokunmak hâlâ göğsü sıkar. Fotoğraflara bakıldığında zaman sanki donup kalmış gibidir.

Bu tablonun bir adı var: Karmaşık Yas (Complicated Grief). Uzun süredir tartışılan bu kavram; yoğun özlem, arayış, inkar ve işlevselliği ciddi biçimde bozan bir acı döngüsüyle tanımlanıyor. Peki, bu insanların beyninde ne farklıdır? Neden bir kısmı ilerleyebilirken diğerleri aynı acının içinde kalmaya devam eder? 2008 yılında Mary-Frances O’Connor ve ekibinin NeuroImage dergisinde yayımladığı çığır açıcı araştırma, bu soruya şaşırtıcı bir yanıt sunuyor.

Tarayıcının İçinde Yas

Araştırmacılar, anne ya da kız kardeşini meme kanserine kaybetmiş iki grup kadını inceledi. Birinci grup karmaşık yas yaşıyordu; yani kaybın üzerinden aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen acı ve özlem dinmemişti. İkinci grup ise normal seyreden bir yas süreci geçirmiş, kaybıyla bir ölçüde barışabilmiş bireylerden oluşuyordu. Her iki gruba da fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) taraması sırasında kaybettikleri kişinin fotoğrafları ve yasla ilişkili kelimeler gösterildi.

Her iki grupta da beynin acıyla ilişkili bölgeleri devreye girdi; ön singulat korteks, insula ve periakuaduktal gri madde aktive oldu. Bu beklenen bir bulguydu; yas acı verir ve beyin bunu kaydeder. Ancak asıl çarpıcı fark bambaşka bir yerde ortaya çıktı: Karmaşık yas grubunda, yalnızca bu grupta, nucleus accumbens adı verilen beyin bölgesi de ışıldıyordu. Bu bölge, ödül, motivasyon ve bağımlılıkla doğrudan ilişkili bir yapıdır. Aşık olduğumuzda, para kazandığımızda ya da yediğimiz bir yemekten zevk aldığımızda aktive olan sistem, işte bu sistemdir.

Özlem mi, Bağımlılık mı?

Araştırmada dikkat çekici bir başka bulgu daha vardı: Nucleus accumbens aktivasyonu, katılımcıların bildirdiği özlem yoğunluğuyla doğrudan orantılıydı. Ne kadar çok özlem, o kadar güçlü ödül sinyali. Üstelik bu ilişki, kaybın üzerinden geçen zamandan, katılımcının yaşından ya da genel ruh halinden tamamen bağımsızdı. Başka bir deyişle, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, beyin kaybedilen kişiye duyulan özlemi bir tür ödül tepkisiyle karşılamaya devam ediyordu.

Bu bulgular, karmaşık yasın neden bu denli dirençli olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor. Tıpkı bir bağımlılıkta olduğu gibi, kaybedilen kişiyle ilgili anılar ve düşünceler beyinde bir tür “istek” (craving) tepkisi oluşturuyor. Karmaşık yas yaşayan bireyler, zaman zaman kendiliğinden kaybettikleri kişiyle ilgili hayallere, anılara, o kişinin hâlâ hayatta olduğu düşüncesine dalıyorlar. Bu anlar geçici bir rahatlama sağlıyor olabilir; beyin, geçmişin hayaliyle bir an için tatmin oluyor. Ancak bu tatmin gerçek değil. Kişi bu hayallere gömüldükçe kaybın gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçıyor ve yasın işlenmesi sekteye uğruyor.

Araştırmacılar bu mekanizmayı iki klasik yas modeliyle de ilişkilendiriyor. “Ayrılık modeline” göre yas, kaybın gerçekliğini kabul etmeye ve yavaş yavaş kopuşa yardımcı olur; zaman içinde acının şiddeti azalır ve birey yaşamına devam eder. “Kavuşma modeline” göreyse yas, kaybedilenden ayrılığa karşı bir protesto tepkisidir; beyin yeniden bir araya gelmeyi özler ve bu özlem, yeniden bağlantı kurulana kadar sürer. Bu çalışmanın bulguları, karmaşık yas yaşayanlar için kavuşma modelinin geçerli olduğuna işaret ediyor: Beyin, kayıptan sonra bile ödül sinyalleri üreterek sanki kaybedilen kişi hâlâ erişilebilir gibi davranıyor.

Bilimin Umudu: Farklı Tedaviler, Daha Etkili Sonuçlar

Bu araştırmanın klinisyenler açısından son derece önemli çıkarımları var. Şimdiye kadar karmaşık yas tedavisinde antidepresanlar denenmiş; ancak serotonin sistemi üzerine çalışan ilaçların yas şiddetini anlamlı ölçüde azaltmadığı görülmüştür. Bu bulgu, aslında yukarıda aktarılan nörobilimsel tabloyla örtüşüyor: Eğer sorun yalnızca bir depresyon değil, ödül sisteminin yeniden düzenlenmesi gereken bir bağımlılık benzeri örüntüyse, serotonerjik bir müdahale tek başına yetersiz kalacaktır.

Araştırmacılar, dopamin sistemini hedef alan farmakolojik yaklaşımların ya da ödül mekanizmalarını bilinçli olarak ele alan davranışsal terapilerin bu tabloda daha umut verici olabileceğini öne sürüyor. Gerçekten de bazı klinik çalışmalar, karmaşık yasa özel olarak tasarlanmış psikoterapi protokollerinin klasik tedavilerden çok daha etkili olduğunu göstermiştir. Bu protokollerin temel hedefi, kişinin geçmişe olan duygusal bağımlılığını fark etmesi ve bugünün gerçekliğiyle yeniden bağ kurmasına yardımcı olmaktır.

Yasın sonu var, ama bazen yardım gerekebilir. Aeschylus’un çok önce yazdığı gibi: “Şimdiki acıda sevincin anısından daha büyük bir ıstırap yoktur.” Bu araştırma, o kadim gerçeğe nörobilimsel bir zemin kazandırıyor. Kaybettiğimiz kişiyi düşündüğümüzde hissettiğimiz özlem, sadece bir duygu değil; beynimizin derinliklerinde şekillenen, bazen kendi kendini besleyen bir döngü olabilir. Karmaşık yas yaşayan bireyler için bu döngüyü kırmak, salt irade ya da zamanın geçmesiyle mümkün olmayabilir.

Sonuç olarak bu araştırma, yasın neden bu kadar zor olduğunu anlamamıza yardımcı olurken aynı zamanda umut da taşıyor: Beyin değişebilir. Ödül sistemi yeniden şekillendirilebilir. Doğru destekle, kaybı kabullenmek ve bugüne geri dönmek mümkündür. Sevdiklerimizi kaybetmek insanlığın ortak kaderidir. Ama bu acıyla nasıl baş ettiğimiz, artık yalnızca kaderimiz değil; bilimin de üzerine çalıştığı bir meseledir.

Kamila Çalışgan
Kamila Çalışgan
Kamila Çalışgan, 2009 yılında Yakın Doğu Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun olmuş, yüksek lisansını yine Yakın Doğu Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Antalya Bilim Üniversitesi Klinik Psikoloji YL programına da devam etmektedir. Akademik sürecinin ardından özellikle çocuk, ergen ve ailelerle çalışmalara yoğunlaşarak mesleki birikimini çeşitli eğitim ve sertifika programlarıyla güçlendirmiştir. Mesleki yolculuğu boyunca danışmanlık merkezlerinde ve okul öncesi kurumlarda psikolog olarak görev alan Kamila Çalışgan; öğrenme güçlükleri, dikkat problemleri, duygusal ve davranışsal zorluklar üzerine uzmanlaşmıştır. EMDR, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), sanat terapisi, oyun terapisi ve disleksiye yönelik yapılandırılmış eğitimler dahil olmak üzere birçok alanda yetkinlik kazanmıştır. Psikolojiye duyduğu derin ilgi, insan davranışlarını anlama merakı ve içten bir bağ kurma isteği, mesleğini tutkuyla icra etmesini sağlamaktadır. Bu tutkusunu yalnızca terapi süreçleriyle sınırlı bırakmayan Kamila Çalışgan, seminerler, eğitimler ve farkındalık çalışmaları aracılığıyla psikolojik bilginin geniş kitlelere ulaşmasını amaçlamaktadır. Katıldığı çok sayıda eğitimle teorik bilgisini sahadaki deneyimiyle harmanlayan Kamila Çalışgan, danışanlarının yaşamında fark yaratmayı ve toplumda psikolojik farkındalığı artırmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar