Güldüğümüz, ağladığımız, korktuğumuz ve birçok duyguyu anne rahmine düştüğümüz andan itibaren tatmaya başladığımız bu hayat, her saniyesiyle kişinin kendi hikayesinden birer benzersiz parça saklar. Henüz dünyaya gözlerimizi bile açmamışken ruhumuza kazınan o ilk korku ve güven arayışı, büyüdükçe biriktirdiğimiz tüm anıların görünmez omurgasını oluşturur. İnsan zaman geçtikçe fark eder ki, zihnimizin koridorlarında saklanan her bir duygu, kendi hikayemizden hatırlamak veya hatırlamak istemediğimiz anları büyük bir titizlikle barındırır. Yaşadığımız olaylar zamanın yıpratıcı etkisiyle eskiyip giderken, onların ruhumuzda bıraktığı tortular ilk günkü tazeliğini her zaman korur.
Bizler geriye dönüp baktığımızda aslında hikayemizde anıları değil, o anıların doğurduğu duyguları tekrar yaşarız; hatta çoğu zaman, sadece anıların bize hatırlattığı o ağır duyguları tekrar tatmak istemediğimiz için geçmişten kaçarız. Bir vedanın nesnelerini zamanla unuturuz fakat o vedanın içimizde bıraktığı soğuk ve keskin boşluk hissini ilk günkü gibi hissederiz. İşte tam da bu yüzden insan, taşımakta zorlandığı yüklerden kaçmak adına hoş olmayan anıları rafa kaldırmaya çalışırken, aslında o anıyı hatırlatacak her bir duygu parçasını da beraberinde rafa kaldırır. Kişi kendini korumak adına hissetmeyi bırakır, acıyı gömer ve neşeyi de o karanlık raflarda unutur. Hayatın tozlu raflarına kaldırdığımız bu devasa duygu kitaplığının sadece bize ait olduğunu düşünmek ise insanın en büyük yanılgılarından biridir.
İnsan ne kadar saklanırsa saklansın, başka bir insana çarptığı an mutlaka çözülür ve o tozlu raf, tanıdık bir hikayeyle karşılaştığı an aynı duyguyu acımasızca hatırlar. Sokakta yürürken hiç tanınmayan birinin yüzündeki o hüzne çarpmak, kişinin kendi kaldırdığı rafların sarsılmasına yol açar. Bizi kendi hikayemize geri götüren şey, başkalarının anılarına değil, o anıların altındaki duygu ortaklığına tanıklık etmektir. Başkalarının da bizim gibi bir hayat mücadelesinin ve varlığının olduğunu bilmek, o devasa yalnızlığımıza görünmez bir şifa sunar. Milyarlarca insanın yaşadığı bu evrende birçok duygu hayatımıza eşlik ederken, bu tanıdık duygulardan kırıntılar gördüğümüz yerde duraklarız ve dünyada bizimki gibi yan yana dizilmiş ne çok raf olduğunu hayranlıkla izleriz.
Aidiyet duygusu tam olarak burada devreye girer ve o devasa kütüphanede kaybolmak yerine, kendi raflarımıza, duygularımıza ve anılarımıza sahip çıkmamızı sağlar. Bu aidiyet içerisinde herkes kendi rafında muhafaza olur, kendi sınırlarını çizer ve kendi acısıyla kabuğuna çekilir. Fakat mucizevi olan şudur ki; burada muhafaza edilen binlerce konu, birbirini hiç tanımayan insanların ruhunda birçok aynı acıya ve aynı mutluluğa dokunur. Dünyanın bir ucundaki bir insanın sessiz feryadı, bizim tozlu rafımızdaki bir kırgınlıkla aynı frekansta titrer.
Belki bir otobüste, belki yolda yürürken, belki de farklı bir şehrin liman havasını içimize çekerken, kendimizden birleştirmek istediğimiz kayıp parçaları bulunca insan bu hikayedeki figüranları da görmeye başlar. Bazen burnunuza çalınan taze bir kahve kokusunda, bazen de rotasını tamamen farklı bir kıtaya, o uzak yollara çizmek üzere olan yabancı bir ruhun tınısında yakalarsınız bu parçayı. İlk bakışta hayatlar tamamen farklı, hikayeler apayrıdır; ancak kaderin o görünmez rafları birleştiği an, aradaki tüm coğrafi mesafeler ve dünyevi farklar anlamını yitirir. İnsan zihni en aktif faaliyeti olan düşüncelere daldığı an etrafına bakar ve şu an kendisini bu düşünceler alıkoyarken karşıdakini neyin sınadığını merak eder. Onun dünyasında hangi fırtınaların koptuğunu, onun rafındaki acıların ve mutlulukların da aynı tatta olup olmadığını anlamaya çalışır. Yanımızdan bir gölge gibi geçip giden birçok insan, her sabah uyanır ve rafından birer deste anı alarak hayata karışır.
Bugün ben bu yazıyı kaleme alırken, kendi içimdeki o kütüphanenin tozunu yutarken ve sizler de yarın bu satırları okurken; kendi rafımdan birçok anıyı ve duyguyu yaşar olurum. Bu kelimelerde kendini arayan her kişinin de bir rafı olduğunu büyük bir saygıyla hatırlarım. Tıpkı gece bir uçağın içinden aşağıya, şehre bakarken yanan binlerce ışığın her birinin altında bambaşka dramalar, aşklar, borçlar ve neşeler olduğunu fark etmek gibi… O yükseklerden bakıldığında her biri sadece küçücük birer noktadan ibaret olan o ışıklar, aslında birilerinin tüm dünyasıdır. İşte biz buna “sonder” adını veririz. Başkalarının raflarını fark etmek ve bir anda hayatımızın başrolündeyken, o güne kadar sadece dekor zannettiğimiz figüranları görmek, insanı kendi kibrinden kurtarıp evrenin o muazzam ritmine ortak eder. Şu anda birçok ışığı yanan ev gördüğümüz gibi kafamızı kaldırdığımızda, o pencerelerin ardında ne konuşulduğunu bilmesek de ortak birçok nefsi, aynı insanlık kumaşını paylaştığımız bu insanlıkla baş başa kalırız ve insan, bu farkındalıkla kendi içine döndüğünde o büyük resmi görür: Bir gemi kaptanıyım kendi hayatımda. Kendi dumanı tüten, kendi dalgalarıyla boğuşan o gemiyi sürerken dikkat ettiğim en önemli şey rotam ve güvenliğimdir; çünkü hayatta kalmak bunu gerektirir. Odaklandığım şey, beni yürütenin sağladığı güvenlik ve kendi ellerimle tuttuğum o dümenin üzerindeki kontrolümdür. Gece karanlığında, hırçın dalgaların arasında sadece önümdeki fenerin ışığına ve varmam gereken limana bakarım. Peki ya denizin altındaki balıklar? Benim odağımın çok dışında olsalar da varlar ve yakınımdalar. Ben yukarıda fırtınayla savaşırken, onlar hemen altımda, derinliğin o sessiz karanlığında süzülürler. Fakat o an ben onları görmem; sadece somut olarak değil, soyut olarak da zihnimden silinirler. Ve o an… Aynı hayatta farklı deneyimleri ve süreçleri yaşarız. Ben suyun üstünde devasa gövdemle süzülürken, onlar için sadece hayatlarından geçip giden sıradan, gelip geçici bir gemiyimdir; ben yukarılarda rotamı düşünüp kafamda hesaplaşmalar yaşarken, onlar da aşağıda, o derin karanlıkta hayat güvenliği için uygun bir yer bulmaya çalışırlar kendilerine.
İşte hayatın en sarsıcı, insanı olduğu yerde donduran o büyük sırrı bu finalde gizlidir: Yukarıda, dalgaların üstünde rotasını çizmeye çalışan o kibirli gemi kaptanı da; aşağıda, derinliklerin sessizliğinde hayatta kalmaya çalışan o ürkek balık da aslında aynı denizin evlatlarıdır. Kaptan, altındaki denizin balıklar sayesinde yaşadığını unutup sadece kendi dümenine odaklandığı an, aslında kendi raflarındaki duygulardan kaçmaktadır. Oysa bir gün o gemi su aldığında ya da o balık ağlara takıldığında, ikisinin de sakladığı o tozlu raflar devrilecek ve denizin o ortak, tuzlu suyunda birbirine karışacaktır. Bir uçağın penceresinden gördüğümüz o küçük ışıklar, bir limanın serinliğinde yolları kesişen o kahve kokulu uzak anılar ve denizin altındaki balıkların pullarından yansıyan ışıltılar aslında birbirinden farksızdır. Hepimiz, kendi raflarımızdan aldığımız anıların ağırlığıyla, birbirimizin hayatından gelip geçen sıradan birer gemiyiz; ama hepimiz, en nihayetinde, aynı okyanusta boğulmamak için aynı insani duygularla kulaç atan, aynı bütünün kayıp parçalarıyız.

