Duyguların Görünmez Sıralaması
İnsan, duygularıyla doğar; ama onlarla nasıl yaşayacağını gözlemleyerek keşfeder. Bu, sonradan öğrenme yoluyla keşfedilen ve son derece içselleştirilen bir sürece dönüşür. Hangi duyguların daha değerli olduğu bizlere kimse tarafından öğretilmez. Büyüme sürecinde bizler duygularımızı yaşayarak ve gözlemleyerek sınıflandırırız. Bu süreçte bizim için değerli olan duyguları içselleştirir; değersiz olan duyguları ise görmezden geliriz. Bir çocuk düşüp ağladığında “abartma” denir, korktuğunda “bunda korkacak ne var?” diye karşılık bulur, öfkelendiğinde ise “ayıp” ile tanışır. Buna karşılık güldüğünde, uyum sağladığında, “iyi” olduğunda onaylanır. İşte tam da bu küçük anlar, fark edilmeden büyük bir haritanın çizilmesine neden olur: Hangi duygular yukarıda, hangileri aşağıda?
Zamanla bu harita duygulara verilecek tepkilerimizi de şekillendirir ve görünmez bir hiyerarşiye dönüşür. Bu sayede sadece ne hissettiğimiz değil, hissettiklerimizin kabul edilip edilmediği de bizim için önem taşımaya başlar. Bizim için değerli olan hisler, mutluluk gibi “iyi hissettiren” duygular olur. Çünkü bunlar çevremizde gözlemlediğimiz ve olması gereken duygular gibi kabul görür. Üzüntü, kaygı ve öfke gibi duygular ise aşağı itilir. Bu noktada insan kendine şunu sormaya başlar: “Ne hissediyorum?” değil, “Bunu hissetmem doğru mu?”
Bu noktadan sonra içsel deneyimler ve toplumsal beklentiler kesişmeye başlar. Kişi kaygılandığında sadece kaygılanmaz; aynı zamanda bunu hissetmekten rahatsızlık duyar. Üzüldüğünde ise bunun bir zayıflık olduğunu düşünür. Öfkelendiğinde ise, kabul görmesi en zor duygulardan biri olduğunu düşünerek bu duyguyu hissetmekten kaçınır ve bastırmayı tercih eder. Kişi, tüm bu duyguları hissetmekle kalmaz; bir de hissettiği duygulara verilecek tepkilerle de mücadele eder. Bu, kişinin içsel deneyimlerini iki katmanlı bir hâle getirir. İlk aşamada hissedilen duygular, ikinci aşamada ise o duygulara dair yargılar.
Mutluluğun Dayatılan Normu
Görünmez hiyerarşi kurulduktan sonra bu düzenin en tepesine bir duygu geçer: mutluluk. Fakat burada söz konusu olan anlık bir sevinç değil, toplum tarafından dayatılan ve adeta bir sorumluluk gibi görünen “iyi hissetme” halidir. Bu da mutluluğu, bir duygudan çok bir ölçüt hâline getirir. Artık insanlar hissettiklerinden çok bu hislerin nasıl göründüğüne odaklanmaya başlar. Çünkü bu iyi hissetme hâlini bir de göstermek gerekir. Günlük hayatın temposu, üretkenlik baskısı ve dijital dünyanın görünürlük arzusu birleştiğinde, birey kendini sürekli bir performans içinde bulur.
Üzüntü, kaygı, korku ve öfke gibi duygular ertelenmesi ve bastırılması gereken duygular olmaya başlarken, aynı zamanda problem gibi görülmeye başlar. Duygulara zaman tanımak yerine onları sürekli çözmek ve hızlıca düzeltmek üzerine odaklanılır. Sanki her olumsuz duygu birer problem, her düşüş bir aksaklık gibidir. Bu süreçte toplumsal onay mekanizması, sadece “olumlu” yansıtılan duyguları ödüllendirerek bireyi gerçekliğinden uzaklaştırır.
Hissetmeye İzin Vermek
Bu noktada kişinin kendine dönüp sorması gereken bir soru vardır: Bir duyguyu değerli kılan şey nedir? Onun bize iyi hissettirmesi mi, yoksa bize bir şey anlatması mı? Çünkü duygular, sanıldığının aksine ulaşılması gereken bir hedef değil, bir işarettir. Her duygu, iç dünyamızın bize verdiği birer mesajı içerir. Üzüntü kaybımızı anlamlandırmaya çalışırken, kaygı bir belirsizliğe dikkat çeker, öfke ise çoğu zaman ihlal edilen bir sınırı haber verir. Bu yüzden duyguları sınırlamak ya da bir sıralamaya koyarak aşağı itmek, hissedilmesi gerekenlerin bastırılmasına sebep olur. Bu, zihnimizin mesajlarını yok saymak anlamına gelir.
Oysa insan, tüm duygularına alan açarak deneyim yaşayabilir. Sürekli iyi hissetme çabası, kısa süreliğine bir rahatlama sağlasa da uzun vadede zihni yormaya devam eder. Çünkü bastırılan duygular yok olmaz. Bu duygular, şekil değiştirerek tekrar ortaya çıkar. Bu durum, kişinin iç dünyasıyla olan bağını da zayıflatır. Duygusal farkındalık geliştirilmediği sürece, hiyerarşinin alt basamaklarındaki her his bir yük haline gelir. Oysa bu duyguları birer psikolojik esneklik aracı olarak görmek, ruhsal sağlığın temel anahtarıdır.
Bazı duygular çözülmek için değil, sadece yaşanmak için vardır. Bu yüzden duygular arasında bir denge kurmaya çalışmak yerine, içimizdeki görünmez hiyerarşiyi fark etmek ve sorgulamak gerekir. Çünkü iyi hissetmek yerine, ne hissediyorsak onu yaşayabilmek gerçek özgürlüktür.


