Yas denildiğinde çoğu zaman insanın aklına ölüm gelir. Oysa psikolojik açıdan yas, yalnızca bir insanın kaybına değil; bir beklentinin, bir güven duygusunun ya da bir gelecek umudunun kaybına verilen doğal bir tepkidir. Bazen kaybedilen şey somut değildir. Bu yüzden de yas görünmez olur.
1990’lı yıllarda doğan kuşak, çocukluğunu görece daha sade ve analog bir dünyada geçirdi. Ergenliğe adım attığında küresel krizlerle tanıştı. Yetişkinliğe geçtiğinde ise ekonomik belirsizlik, iş güvencesizliği ve hızlı dijital dönüşüm kalıcı hale gelmişti. Bu kuşağın büyüme hikâyesi, sürekli değişen bir zemin üzerinde yazıldı.
Gelişim psikolojisi açısından bakıldığında, ergenlik ve genç yetişkinlik dönemi kimlik oluşumu için kritik bir evredir. Erik Erikson’un kuramına göre birey, bu dönemde “kimlik kazanımına” ulaşmaya çalışır. Ancak kimlik yalnızca içsel bir süreç değildir; bireyin yaşadığı sosyal ve ekonomik bağlamdan beslenir. Eğer bağlam sürekli belirsizleşiyorsa, kimlik de kırılganlaşabilir.
90’lar kuşağına çocuklukta verilen mesajlardan biri şuydu: “Çalışırsan başarırsın.” Eğitim, bir güvenlik sistemi gibi sunuldu. Kariyer, doğrusal bir ilerleme vaat ediyordu. Ancak yetişkinlik yıllarında tablo değişti. Diplomalar iş güvencesi sağlamadı, kurumlara duyulan sadakat zayıfladı, uzun vadeli plan yapmak lüks haline geldi. Beklentiler ile gerçeklik arasındaki mesafe açıldıkça, görünmeyen bir kayıp ortaya çıktı.
Bu kayıp, çoğu zaman adlandırılmıyor. Çünkü ortada bir cenaze veya bir tören yok. Ama kaybedilen şey; ekonomik güven, ekonomik istikrar ve gelecek daha iyi olacak umudu olabilir. Psikoloji literatüründe Pauline Boss’un tanımladığı “belirsiz kayıp” (ambiguous loss) kavramı burada anlam kazanır. Belirsiz kayıplar, net bir kapanış sunmaz. Ne tamamen vardır ne tamamen yoktur. Bu nedenle yas süreci donuk ve kronik bir hal alabilir. Bu kuşakta sık görülen kronik kaygı, performans baskısı ve tükenmişlik belirtileri yalnızca bireysel zayıflıkla açıklanamaz. Sürekli değişen ekonomik koşullar, artan rekabet, sosyal medyayla büyüyen karşılaştırma kültürü ve başarı ölçütlerinin giderek yükselmesi; psikolojik yükü artırmaktadır. Geleceğe dair belirsizlik, zihni sürekli tetikte tutar. Sürekli tetikte olmak ise uzun vadede yorar. Bu durum bir “kırılganlık” göstergesi değildir. Aksine, kronik belirsizlik altında ayakta kalma çabasıdır. Ancak insan zihni, kontrol edemediği değişkenler arttıkça güven ihtiyacını daha yoğun hisseder. Güven duygusu zedelendiğinde ise yalnızca finansal planlar değil, ilişkiler ve öz-değer algısı da etkilenebilir.
Adı Konmamış Kayıplarımız
Görünmeyen yasla çalışmanın ilk adımı, kaybı tanımaktır. “Ben neden sürekli kaygılıyım?” sorusunun yanına şu soru eklenebilir: “Neyi kaybettim?” Bazen kaybedilen şey bir iş değildir; işin sağladığı güven duygusudur. Bazen kaybedilen şey bir ilişki değildir; ilişkinin temsil ettiği gelecek hayalidir. Bu yalnızca belirli olaylara özgü değildir. İnsan, yaşadığı deneyimi ve hissettiği duyguyu adlandıramadığında, o duygu belirsiz bir yük haline gelir. İsmi olmayan duygular zihinde dağılmaz; içeride sıkışır. Ve sıkışan her şey, zamanla daha karmaşık görünmeye başlar.
Psikoterapi perspektifinden bakıldığında, belirsizlikle temas edebilme kapasitesi geliştirilebilir. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) yaklaşımı, kontrol edilemeyen dış koşullar yerine bireyin değerlerine odaklanmasını önerir. Gelecek tamamen kontrol edilemese de, bugünkü davranışlar değer temelli şekillendirilebilir. Bu, belirsizlik içinde bir yön hissi yaratır.
Kuşak deneyimleri psikolojik dayanıklılığı etkiler. Dayanıklılık, hiç sarsılmamak veya yıkılmamak değil; sarsıldığını fark edip yeniden denge kurabilmektir.
90’lar kuşağı çoğu zaman “çok düşünen”, “çok kaygılanan” ya da “tükenmiş” olarak etiketlenir. Oysa bu kuşak, hızlı değişimin ortasında kimlik oluşturmaya çalıştı. Analog bir çocukluk ile dijital bir yetişkinlik arasında köprü kurdu. Krizleri normalleştirdi. Adaptasyon becerisi geliştirdi. Fakat adaptasyon, kayıpsız bir süreç değildir.
Belki de bu kuşağın en görünmeyen yükü, net bir vedaya sahip olmayan kayıplarıdır. Kaybolan şey bir nesne değil; güven ve umut hissidir. Güven, insanın zemini gibidir. Umut ise yönünü belirlemesine yardımcı olur. Zemin sarsıldığında yön de bulanıklaşır. Yas her zaman gözyaşıyla kendini göstermez. Bazen plan yapmaktan kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bazen “zaten olmaz” düşüncesinin içine saklanır. Bazen de sürekli meşguliyetin arkasına gizlenir. Bir kuşağın iyileşmesi, önce neyi kaybettiğini fark etmesiyle başlar. Güven ve umut tamamen eski hâline dönmeyebilir. Ancak yeni bir güven ve umut tanımı inşa edilebilir. Dış koşulların istikrarına değil, içsel esneklik ve uyum kapasitesine dayanan bir tanım. Ve belki de görünmeyen yas, adlandırıldığında biraz daha hafifler.


