Günümüzde birçok genç, eğitimini sürdürmek, kariyerini geliştirmek veya yeni fırsatlar yakalamak amacıyla yurtdışına taşınıyor. Bu karar, beraberinde pek çok kazanım getirse de, çoğu zaman görünmeyen bedelleri de barındırıyor. Son otuz yıl içerisinde uluslararası göç hareketlerinin önemli ölçüde arttığı biliniyor. Özellikle eğitim ve kariyer amaçlı göçler, genç yetişkinler arasında giderek daha yaygın hale geliyor. Bu durum, göçün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik etkilerinin de incelenmesi gerektiğini gösteriyor.
Taşınmanın ilk dönemlerinde birçok kişi yoğun bir özlem hissi yaşar. Bu özlem, aslında kaybolan aidiyet duygusuyla yakından ilişkilidir. Çoğu insan yurtdışına taşındığında yirmili yaşlarının üzerindedir; yani halihazırda arkadaş çevresi, ailesi, alışkanlıkları ve oturmuş bir yaşam düzeni vardır. Bir anda tüm bunlardan uzaklaşmak, kişinin yalnızca bulunduğu yeri değil, aynı zamanda hayatının önemli parçalarını da geride bırakması anlamına gelir.
Üstelik zorluk, yalnızca geride bırakılanlarla sınırlı değildir. Taşınılan ülkedeki insanlar da çoğu zaman kendi sosyal çevrelerini çoktan oluşturmuştur. Yakın arkadaşları, aileleri ve rutinleri vardır. Bu nedenle yeni arkadaşlıklar kurmak veya romantik ilişkilere başlamak düşünüldüğü kadar kolay olmayabilir.
Yurtdışına taşınma fikri çoğu zaman bir hayal gibi sunulur. Sosyal medyada yeni şehirler, seyahatler, akademik başarılar ve kariyer fırsatları ön plana çıkarılırken, sürecin psikolojik yükü çoğunlukla göz ardı edilir. Böylece birçok kişi taşınmanın yalnızca avantajlarına odaklanır ve karşılaşabileceği zorluklara hazırlıksız yakalanır.
Oysa insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; aynı zamanda psikolojik ve sosyal bir varlıktır. Kimliğimizin önemli bir kısmı ilişkilerimiz aracılığıyla şekillenir. İnsan, diğer insanlarla birlikte anlam bulur ve varlığını onların aynasında tanımlar. Bu nedenle taşınmanın ardından hissedilen yalnızlık, yalnızca fiziksel bir yalnızlık değildir; aynı zamanda kişinin kendisini yeniden tanımlama mücadelesidir.
Yeni ülkeye yerleşen birçok kişi başlangıçta derin bir yalnızlık hisseder. Bu dönemde sık karşılaşılan durumlardan biri de romantik ilişki arayışının artmasıdır. Bu arayış her zaman sevgi ihtiyacından kaynaklanmaz. Bazen kişi, yeni hayatında bir dayanak noktası bulmaya, ait hissedebileceği bir alan yaratmaya çalışır. İlişkiler, yalnızlığı azaltmanın yanı sıra kişinin yeni çevrede kendisini yeniden inşa etmesine de yardımcı olabilir.
Benzer şekilde, mevcut ilişkilerin mesafe ilişkisine dönüşmesi de önemli bir stres kaynağıdır. Mesafe, sevginin varlığını ortadan kaldırmasa da ilişkinin sürdürülmesini zorlaştırabilir. Bir yandan yeni bir ülkeye uyum sağlamaya çalışırken diğer yandan ilişkinin yıpranmasıyla mücadele etmek, bireyin psikolojik yükünü artırabilir. Bazı insanlar için bu süreç o kadar zorlayıcı hale gelir ki, geri dönme düşüncesi bile ortaya çıkabilir.
Aslında özlenen şey her zaman yalnızca ev, şehir veya aile değildir. Çoğu zaman özlenen şey, kişinin eski hayatındaki kimliğidir. İnsan kendi dilinde şaka yapabilir, duygularını rahatça ifade edebilir, kendisini zeki ve yetkin hissedebilir. Ancak yeni bir ülkede ve yeni bir dilde yaşamaya başladığında bunların bir kısmı geçici olarak kaybolur. Ana dilinde son derece kendinden emin olan biri, yabancı bir dilde kendisini ifade etmekte zorlandığında yetersizlik hissi yaşayabilir.
Göçün en görünmez kayıplarından biri de kontrol duygusunun azalmasıdır. Kişi yıllardır bildiği çevreden uzaklaşır, alışık olduğu sistemleri geride bırakır ve kendisini tamamen yeni kuralların olduğu bir dünyada bulur. Bu nedenle birçok göçmen ilk dönemlerde kendisini adeta “sudan çıkmış balık” gibi hisseder.
Ancak bu duygular, sürecin doğal bir parçasıdır. Yeni bir ülkeye taşınmak yalnızca coğrafi bir değişim değil, aynı zamanda psikolojik bir dönüşümdür. Eski kimliğin bazı parçaları geride kalırken yenileri oluşmaya başlar.
Peki bu süreç nasıl kolaylaştırılabilir? Öncelikle yeni rutinler oluşturmak ve sosyal bağlantılar kurmaya çalışmak önemlidir. Yalnızlık hissiyle mücadele ederken kişinin kendisine zaman tanıması gerekir. Başlangıçta yabancı hissetmek, başarısız olduğunuz anlamına gelmez; yalnızca uyum sürecinin içinde olduğunuzu gösterir.
Unutmamak gerekir ki insan, uyum sağlama kapasitesi en yüksek canlılardan biridir. Bugün yabancı hissettiğiniz sokaklar zamanla tanıdık hale gelir. Bugün kurmakta zorlandığınız ilişkiler yarının dostluklarına dönüşebilir. Her ne kadar zorlu olsa da, göç deneyimi gelecekteki benliğimizin yapı taşlarından biridir. Çünkü bazen yeni bir ülkede yaşamayı öğrenirken, aslında yeniden kendimiz olmayı öğreniriz.


