Salı, Mayıs 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

ZİHİN PARAZİTİNDEN BOŞLUĞA

Gece olup da odanın ışıklarını kapattığımızda, yüzümüze vuran o soluk telefon ekranında usulca kaydırırken aslında ne arıyoruz? Sonsuz bir ‘Kaydedilenler’ listemiz, ‘bir ara bakarım’ diyerek istiflediğimiz yüzlerce içeriğimiz ve alışveriş sepetleri… Tüm bunları o anın içinde derinleşmek, saf bir merakla dünyanın içinde var olmak için mi biriktiriyoruz? Peki, merak böyle bir şey midir; birilerinin ne yaptığını yakalama telaşı mı, yoksa bir şeylere kafayı takıp gerçek, otantik olan o derinleşme arzusu mu? Dürüstçe kendimize itiraf edelim; bizler sürekli yeni bir şeyler kaydetme telaşına düşerken, aslında içimizdeki o devasa boşluğu kapatacak bir “dolgu malzemesi” arıyoruz. Sessizlik geldiğinde çoğumuz kendi içimize dönüp o anı yaşamak yerine, panik halinde dışarıdan bir şeyleri mülkiyetimize geçirmeye, sahte vitrinimizi doldurmaya çalışıyoruz…

Alman asıllı psikanalist Erich Fromm da insanın kendisiyle, yaşamla ve yaptığı işle kurduğu bu sahici ve dönüştürücü bağı ‘yabancılaşmamış aktivite’ olarak adlandırır ve onu yüceltir. Ancak modern insanın devasa çoğunluğuna baktığımızda manzara bambaşkadır: Bugünün insanı, Fromm’un tespitiyle bir “Pazar Karakteri”ne dönüşmüştür. Oysa Fromm, tüm gerçekçiliğiyle modern insanın bu en büyük illüzyonunu parçalar. *”Toplum ve onun psiko-sosyal temsilcisi olan aile, insanın isteklerini ona hiç fark ettirmeden kırar ve kendi ‘armağanlar ve cezalar’ düzeni aracılığıyla saptırır. Bizler kendi hayatımızı yaşadığımızı, kendi arzularımızın peşinden koştuğumuzu sanırken; aslında dış dünyanın bize dayattığı o ‘sahip olma’ senaryosunun içinde kendi benliğimizi usulca kaybederiz.”*

İçinde bulunduğumuz bu kaotik dönemin yarattığı derin yalnızlık ve “kim olduğumuzu unutturma” karakteri, içimizde büyük bir boşluk yaratır. Anlaşılmaya, bir yere ait olmaya o kadar açız ki, tüketim çarkının ve hız çağının bize fısıldadığı *”daha çok şeye sahip ol, hiçbir şeyi kaçırma, bunu da yapman lazım”* yalanına çaresizce sığınıyoruz. Bizler bir şeylere sahip olmak isterken, aslında sahiciliği, yani sadece ‘olmayı’ unutuyoruz.

Sürekli bir şeyler yapıyor, listelerimize tik atıyor, yeni etiketler satın alıyoruz; peki ama o beklediğimiz nihai tatmin ve doygunluk hissi neden bir türlü gelmiyor? Aslında cevap çok basit: Eğer o tatmin gelseydi, sistem kendini yaşatamazdı! Herkes için standart bir ‘yaşam listesi’ olur ve o listeyi tamamlayanın işi biterdi. Oysa her birimizin dünyası bambaşka… Sistem bize *”ne kadar popüler ve dolu bir vitrinin varsa o kadar iyisin”* illüzyonunu satıp büyük bir umutsuzluk empoze ederken; diğer yanda içimizdeki o evrimsel yaşam gücü bu yalana sessizce direnir. Çünkü ne kadar yorulursak yorulalım umudu kaybetmek gibi bir lüksümüzün olmadığını da en derinden biliriz… Vitrinimiz doldukça içimizdeki huzursuzluğun daha da büyümesinin sırrı, Fromm’a göre sistemin dayattığı sahip olma hırsının fizyolojik bir sınırı olmamasında gizlidir. “O dipsiz bir kuyudur ve ne kadar doldurursanız doldurun ruhsal bir doyum sağlayamaz” der. Çünkü bu doyumsuz çarkın içimizde beslediği şey tatmin değil, doğrudan doğruya fomodur. İçine itildiğimiz bu bitmek bilmeyen telaş, beynimizi evrimsel bir alarm durumuna hapseder.

İşte bu doyumsuzluğun nörolojik faturasına baktığımızda ise oldukça ironik bir tabloyla karşılaşırız: Bizler her şeye (bilgiye, kariyere, vitrinlik anılara) sahip olduğumuzu sanırız; ama aslında inşa ettiğimiz o doyumsuz karakter yapısı, zihnimizdeki o bitmek bilmeyen iç konuşma ağını, yani ‘Olağan Durum Ağı’nı (DMN – Default Mode Network) bir nevi radyo paraziti gibi sürekli açık tutar! Bizler orada olmak yerine, geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin ‘daha neler yapmalıyım’ kaygıları arasında mekik dokudukça, zihnimizin o yorucu arka plan gürültüsü hiç susmaz. Günün sonunda elimizde kalan yegâne şey; sürekli yetersizlik ve kaybetme korkusuyla kırmızı alarm veren, sürekli kriz halindeki zihinlerimizdir! Etrafımızdaki her şeye sahip olduğumuzu zannederken, aslında kendi zihnimizin içinde esir düşeriz.

İşte sessizlik çöktüğünde, telefonu yavaşça yüzüstü kapattığımız o ilk anda içimizde yükselen o sağır edici huzursuzluğun, o boğucu paniğin kaynağı tam olarak budur. Dışarıdan tüketilecek, ‘sahip olunacak’ hiçbir uyaran kalmadığında, beynimizin meşhur olağan durum ağı karanlıkta uyanır. Oysa DMN bir felaket üreticisi değildir; evrimsel olarak bizim hayal kurma, yaratıcılık ve kendi içimizde özgürce var olabilme merkezimizdir. Ancak bizler, Fromm’un o sarsıcı deyimiyle, ‘şimdinin (hic et nunc)’ içinde kalmayı, yani sadece ‘olmayı’ unuttuk. Fromm’a göre olmak ilkesi yalnızca şimdide var olurken; sahip olmak ise sürekli geçmişe ve geleceğe demir atmaktadır.

İşte bu yüzden zihnimiz gece o sessizlikte bir türlü duramıyor. Duygu regülasyonumuzu ve şimdide kalma becerimizi öylesine kaybetmişiz ki, o muazzam DMN ağı karanlıkta bitmek bilmeyen bir felaket senaryosu üreticisine; yani bizi geçmişin pişmanlıkları ve gelecekte ‘sahip olmamız gerekenlerin’ kaygısıyla rahatsız eden cızırtılı bir radyo parazitine dönüşüyor. Anın içinde akıp gitmek yerine; neden ve nasıllar arasında hayatı çözülmesi gereken bir sorun gibi aşırı analiz ediyoruz. Zihnimiz o anın anlamına sahip olmaya çalışırken, bedenimizin karanlıkta fısıldadığı o yalın ‘daralıyorum’ gerçeğini bir türlü duymuyoruz.

Üstelik tüm bu kaosa bir de ‘multitasking’ (aynı anda birçok işi yapma) yalanını ekliyor, zihnimizde aynı anda birçok sekmeyi birden açık tutarak çağa ayak uydurduğumuzla övünüyoruz. Oysa beynimiz evrimsel olarak bu parçalanmışlığa asla uygun değildir; hiçbir anın içinde tam kalamamanın sonucu daima o aynı boğucu tükeniştir. Tam da burası, depresifliğin çizgisidir. Günün sonunda elimizde kalan yegâne şey; sürekli yetersizlik ve kaybetme korkusuyla kırmızı alarm veren, sürekli kriz halindeki zihinlerimiz oluyor. Oysa bu bitmek bilmeyen zihinsel gürültünün ve hayatı çözme telaşının ortasında; yorgun sinir sistemimizin bizden feryat ederek istediği şey çok basittir: **Çok da düşünmemek lazım… Bir salmak!**

Yalnızca maskesiz yaşama cesaretini hiç gösteremediğimiz için, hayatımız boyunca hep dışarıdan edindiğimiz unvanlara, mülkiyetlere ve ‘sahip olduklarımıza’ birer koltuk değneği gibi yaslanarak yürümeye çalışmışızdır. **Oysa kişilik koltuk değneğinde yürür mü?** Yürüyemediği içindir ki, karanlıkta o “sessizlikte istemsizce telefona uzanan o yorgun el” olmaktan bir türlü kurtulamıyoruz. Erich Fromm’un işaret ettiği o büyük kriz tam da burada başlar: Bizler vitrinimizi doldurmak için durmadan dışarıdan bir şeyler satın aldığımızı, bilgi ve deneyim depoladığımızı sanırız; oysa hissettiğimiz o devasa boşluk, dışarıdan bir şeylerin eksikliğinden değil: **İçeriden alıp dışarı vermektendir!**

Belki de çağımızın en büyük trajedisi ve ironisi tam da burada; o sessizlikte istemsizce sığındığımız, yüzümüze vuran o soluk, ruhsuz mavi ışıkta ve teknolojik devrimde saklıdır. Bugün her şeyi bizim yerimize kaydeden, tüm bilgileri ve anıları depolayan Tiago Forte’nin deyimiyle sınırsız **“ikinci beyinlere” sahibiz. Forte bunu işlevsellikle açıklar ve yaratıcılığa alan açtığını vurgular. Ancak bu, sahip olma ve istifleme hamallığını tamamen dışsal makinelere devrettiğimiz, evrimsel bir kırılma noktasıdır. Peki, teknoloji bilgiyi depolama yükünü bizden tamamen aldığında geriye ne kalacak? İnsan olmanın o en çıplak, en yalın ve yegâne işlevi kalacak: Sadece ‘olmak’.

VE AN GELİR!

Her şeyi kaydettiğimiz, anılarımızı istiflediğimiz o devasa dijital arşivlerin bile bizi o mutlak hiçlikten kurtaramayacağı gerçeğiyle çırılçıplak yüzleşiriz. Çünkü o arşivler; aslında yaşanmamış, sadece sahip olunmuş anların dijital bir mezarlığıdır! Hani Schopenhauer der ya: *”Adını hatırlayan son kişi öldüğünde hiç doğmamış olacaksın”*. İşte o mutlak saniye kapımızı çaldığında; sürekli zihnimizi analizlerle doldururken, geçmişi düzeltmeye ve geleceği ‘mülkiyetimize’ geçirmeye çalışırken unuttuğumuz asıl gerçek tüm ağırlığıyla üstümüze çöker: **Hayatın yalnızca birkaç saat içinde, hatta saniyeler içinde tamamen değişebileceği gerçeği…**

*Beklenmedik, sarsıcı bir veda kapımızı çaldığında; o güne dek büyük bir iştahla doldurduğumuz vitrinimiz, ‘bir ara bakarım’ diye istiflediğimiz her şey ve geleceğe dair yaptığımız o kusursuz hesaplar saniyeler içinde tuzla buz olur. Çünkü o an yüzümüze çarpan dehşet; hayatı, zamanı ve sevdiklerimizi aslında sandığımız kadar kontrol edemediğimiz gerçeğidir. **Hiçbir şeye gücümüzün yetmediği…** Erich Fromm’un da dediği gibi, insan her şeye sahip gibi gözükse de gerçekte hiçbir şeye sahip değildir; her şeyin bir gün yitirileceği o mutlak an geldiğinde dışarıdaki tüm etiketler erir ve geriye yalnızca sağır edici bir ‘boşluk’ kalır. Bizler yalnızca sahip olduklarımızdan ibaretsek, o an geldiğinde kim olduğumuzu bilemez, geride kalan o hiçlikle eziliriz.*

Çünkü ölüm insana o en sarsıcı, en ağır gerçeği öğretir: Bir insanı artık erişilebilir bir varlık gibi tutamazsınız; ama onunla kurulmuş bağ, düşünme ve yaşama biçiminizin içine yerleşerek sürer. Harry Stack Sullivan’ın dediği gibi kişilik, kafamızın içinde yalıtılmış bir nesne değil, o derin etkileşimlerin ta kendisidir. Giden, aslında kendi elleriyle yoğurduğu, yepyeni bir ‘ben’, bambaşka bir ‘kişilik’ oluşturup bırakmıştır. Boşluğun dayanılmazlığı budur: **Kaybolan şey birlikte olunan dünyadır; muhabettir…**

Ancak biz biliyoruz ki sevgi, ölümden çok daha büyüktür. Fromm, harika bir tespitle bunu bize kanıtlar: **’Olmak, sözcüklerle tanımlanıp anlatılamaz. O, ancak yaşanılan ve içte hissedilen bir özellik, bir süreç, bir canlılıktır.’** Üstelik Fromm’a göre ‘sahip olmak’ ve ‘olmak’ ilkelerinin her ikisi de insan doğasında en başından beri birlikte vardı. Yani olmak hali bizden uzakta, ulaşılmaz bir üt

Emine Yılmaz
Emine Yılmaz
Emine Yılmaz, Bursa Teknik Üniversitesi Psikoloji Lisans öğrencisidir. Psikolojinin sınır tanımayan doğası ve insanın değişim kapasitesine ilgi duyar. Özellikle nöropsikoloji ve teknoloji-psikoloji etkileşimi odağında; insan deneyiminin biricikliğini dikkate alarak, bu deneyimi yalnızca anlatı düzeyinde değil, beynin işleyişi ve ölçülebilir bilişsel süreçler üzerinden de anlamlandırmaya çalışır. Bununla birlikte, insanı insan yapan bazı yönlerin literatürün sunduğu çerçevenin ötesinde bir derinlik taşıdığını düşünür. Lisans eğitimi boyunca farklı projelerde yer alarak araştırma motivasyonunu geliştirmeyi hedefler; bilimsel merakını yazıyla birleştirerek psikolojik bilgiyi akademik çerçeve ve yaşamın içinden örneklerle okuyucuya aktarmayı amaçlar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar