Hayat belki de mind (zihin) ve self (kendilik) arasındaki farkı anlayıp ona anlam verebilmekten ibarettir. Yani düşüncenin yalnızca bir düşünce olduğunu bilmek; kendiliğin, yani fark eden benliğin ise bu düşünceleri izleyen, gözlemleyen ve gerektiğinde yönlendirebilen “ben” olduğunu fark etmektir. Zihin ise çoğu zaman ürettiği düşünceleri benliğe aitmiş gibi göstermeye eğilimlidir. Bu nedenle insan, çoğu zaman zihninden geçen her düşünceyi gerçek, doğru ve kendisini tanımlayan bir özellik olarak kabul eder. Oysa zihnin temel görevi düşünce üretmektir; bu düşüncelerin doğru ya da yanlış olması ise ayrı bir konudur.
Eğer zihin bunu başarırsa kişi, zamanla benliğini zihnin peşine takar ve psikolojik yanılgılarla mücadele etmeye başlar. Böylece zihnin ve onun oluşturduğu otomatik düşüncelerin kölesi hâline gelir; yani füzyon (düşünceyle kaynaşma) etkisine girer. Füzyon durumunda birey, düşüncelerini sadece zihinsel olaylar olarak görmek yerine onları mutlak gerçekler olarak yaşamaya başlar. Düşünce ile benlik arasındaki sınırlar silikleşir ve kişi, zihninin söylediği her şeyi sorgulamadan kabul eder. İşte psikopatolojinin önemli mekanizmalarından biri de budur. Çünkü kaygı, depresyon, suçluluk ya da değersizlik gibi birçok psikolojik problem, çoğu zaman olaylardan çok olaylara yüklenen anlamlar ve bu anlamlarla kurulan katı ilişki üzerinden güç kazanır.
Oysa gerçeklik bu değildir; bu yalnızca zihnin oluşturduğu bir yanılgılar tuzağıdır. İnsan, mind ve self ayrımını yapıp bilişsel defüzyonu (düşünceden ayrışma) kullanabildiğinde, düşüncelerini değiştirmek zorunda kalmadan onlarla olan ilişkisini değiştirebilir. Böylece düşünceler, kişinin yaşamını yöneten emirler olmaktan çıkar; yalnızca gelip geçen zihinsel deneyimlere dönüşür. Bu farkındalık, bireyin değerleri doğrultusunda hareket edebilmesine ve daha esnek, özgür ve kaliteli bir yaşamın ilk adımlarını atmasına olanak tanır.
Bunu bir örnekle açıklayalım. Bir birey, “Ben kötüyüm.” düşüncesini kimliğinin değişmez bir parçası olarak kabul edip buna sıkıca tutunursa, bu düşünce nedeniyle yoğun acılar yaşayabilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşabilir ve zamanla umutsuzluğa sürüklenebilir. Fakat bunun yalnızca bir düşünce olduğunu fark edip onu sadece izlemeyi seçerse, yani kendisini bir tiyatro sahnesinde hayal edip bu cümlenin yalnızca senaryoda yazılı olduğunu ve onu söyleyip söylememenin kendi elinde olduğunu bilirse, psikolojik defüzyona ulaşmış olur. O düşünce hâlâ vardır; ancak artık kişinin kimliğini tanımlayan bir gerçek değil, zihninden geçen bir cümledir. İlk durumda kişi umutsuzluk ve hatta intihar davranışına sürüklenebilirken, ikinci durumda aynı düşünceyi sadece bir rol gibi oynayıp En İyi Erkek Oyuncu Oscar Ödülü bile kazanabilir. Değişen düşüncenin içeriği değil, bireyin o düşünceyle kurduğu ilişkidir. Belki de psikolojik özgürlüğün özü, zihni susturmak değil; onun sesini duyarken yaşamın direksiyonunu yeniden fark eden benliğe teslim edebilmektir.
Şunu unutmamak gerekir; zihin söyler ama biz yaparız. Biz zihnimizden çok ama çok fazlasıyız.


