Yeterince İyi Olmak Yeter
Anne olmak, yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişi değildir; aynı zamanda bir kadının yaşamında başlayan derin ve dönüştürücü bir yolculuktur. Bu yolculuk, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman kutsal bir fedakârlık, bitmeyen bir mutluluk ve koşulsuz bir sevgiyle tanımlanır. Oysa madalyonun diğer yüzünde annelik; sevincin yanına kaygıyı, şefkatin yanına tükenmişliği, bağlılığın yanına ise zaman zaman derin bir yalnızlığı yerleştirir. Psikoloji bilimi de tam bu noktada devreye girerek, söz konusu karmaşık duyguları bir yetersizlik ya da eksiklik olarak değil; insan olmanın ve anneliğin en doğal, en gerçek parçası olarak ele alır.
Ne var ki günümüzde annelik, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ağır bir performans baskısı altındadır. Sosyal mecraların, uzman tavsiyelerinin ve bitmek bilmeyen ebeveynlik rehberlerinin arasında anneler; çocuklarını “en doğru”, “en eksiksiz” şekilde büyütme çabasıyla kendi sınırlarını zorlarken çoğu zaman kendilerini unutma noktasına gelirler. Kusursuz beslenme rutinleri, milimetrik planlanmış oyun saatleri ve hatasız pedagojik yöntemler, iyi bir anne olmanın yegâne ölçütü gibi sunulur. Oysa tam da bu noktada psikoloji, bizi bu ağır mükemmellik yükünden kurtaracak çok daha şefkatli bir hakikati hatırlatır: Bir çocuğun ihtiyacı kusursuz bir anne değil, sadece yeterince iyi bir annedir.
Winnicott’un Sessiz Devrimi: “Yeterince İyi Anne”
İngiliz çocuk doktoru ve psikanalist Donald W. Winnicott, anneliğe dair kalıplaşmış düşünce biçimlerini yıkan o sessiz devrimini tam da bu hakikat üzerine kurar. Geliştirdiği “yeterince iyi anne” (good enough mother) kavramıyla Winnicott, kadınların omuzlarına yüklenen kusursuzluk beklentisine karşı hem kuramsal hem de son derece insani bir itiraz sunar.
Winnicott’a göre bir bebeğin sağlıklı bir zihinsel ve duygusal gelişim gösterebilmesi için hiç aksamayan, pürüzsüz bir bakıma ihtiyacı yoktur. Yaşamın ilk aylarında annenin bebeğin ihtiyaçlarına anında yanıt vermesi şüphesiz hayati bir önem taşır; ancak zaman ilerledikçe annenin kaçınılmaz küçük gecikmeleri, insani hataları ve yetişememe halleri de gelişimsel sürecin doğal bir parçasına dönüşür. Bebek, güvenli bir bağın içinde deneyimlediği bu küçük hayal kırıklıkları sayesinde beklemeyi, eksiklikle baş etmeyi ve kendi duygusal dünyasını düzenlemeyi öğrenir. Dolayısıyla “yeterince iyi” kalabilmek bir yetersizlik değil; aksine çocuğa hayatın gerçekliğini sunan gelişimsel bir ihtiyaçtır.
Winnicott bu güvenli alanı tanımlarken holding environment, yani kapsayıcı/tutucu çevre kavramından bahseder. Annenin bebeğin ihtiyaçlarını fark etmesi, onun taşan duygularını düzenlemesi ve ona psikolojik bir sığınak olması bu “tutma” işlevinin özüdür. Ancak bu kuramsal çerçevenin tam ortasında, yanıtlanması gereken çok hayati bir soru belirir:
Peki, bir anneyi kim tutar?
Çünkü bir çocuğa güvenli bir liman olabilmek için, annenin de anlaşılmaya, dinlenmeye ve duygusal olarak desteklenmeye ihtiyacı vardır. Sürekli güçlü görünmek zorunda kalan, yardım istemekten çekinen ya da her şeyi tek başına üstlenen bir kadının bu kapsayıcı rolü uzun süre taşıması mümkün değildir.
Sevginin Yanında Yorgunluk da Vardır: İki Duygunun Arasında Annelik
“Anneyi kim tutar?” sorusu, bizi anneliğin o tozpembe tabloların arkasında saklanan karmaşık duygusal dünyasına götürür. Çocuğunu sonsuz bir şefkatle kucaklayan bir kadının, aynı andaki uykusuzluğun ve omuzlarındaki ağır sorumluluğun getirdiği derin bir çaresizlik hissetmesi çelişki değil, hayatın kendisidir. Şefkat ile tükenmişlik aynı kalpte yan yana durabilir.
Gülten Akın’ın o ince, zarif ama bir o kadar da vurucu dizeleri, annelerin yaşadığı ve çoğu zaman dile getirmekten çekindiği bu görünmez duygusal yükü ne güzel özetler:
“Ah, kimselerin vakti yok
İncelikli şeyleri anlamaya…
Anneliğin getirdiği yorgunluğu, suçluluk hissini ya da içten içe biriken bıkkınlıkları anlamak için bu dizeler adeta bir anahtar işlevi görür. Psikolojik açıdan bakıldığında hiçbir duygu “yanlış” ya da “ayıp” değildir. Sezen Aksu’nun dediği gibi, kusursuz görünmek adına duyguları bastırmak yerine onlara alan açmak ruhsal sağlığın ilk adımıdır:
“Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma…
İşte bu yüzden, annelikte hissedilen anlık öfkeleri ya da tükenmişliği bir başarısızlık olarak görmeyip onları tanımak hem annenin ruh sağlığını korur hem de çocukla kurulan bağın yapaylaşmasını engeller.
Anne Olmak ve Kendini Unutmak
Bununla birlikte, anneliğin getirdiği bu duygusal karmaşa ve sürekli verme hali zamanla daha derin bir riski beraberinde getirir: Kadının kendi varlığını unutması. Şermin Yaşar’ın Altı Harfli Bir Tatlı romanındaki Selime karakteri, tam da hayatını çocuklarına ve evine adayarak zamanla kendi izini kaybeden binlerce kadının ortak aynasıdır. Roman boyunca tanık olduğumuz şey yalnızca bir annenin fedakârlığı değil; kendi arzularını, hayallerini ve kimliğini çocuklarının gölgesinde bırakan bir kadının sessizce silikleşen benliğidir.
Selime’nin hikâyenin sonunda evi terk etmesi, basit bir kaçış ya da sorumluluktan sıyrılma değildir. Bu hareket, yıllarca ertelenmiş, susturulmuş ve yok sayılmış “ben”in yeniden duyulması için atılmış çığlık gibi bir adımdır. Psikolojik iyi oluşun temel şartlarından biri, anneliğin kadının diğer tüm kimliklerini yutan tek bir renge dönüşmemesidir. Bir kadın; anne olmanın yanı sıra eş, meslek sahibi, arkadaş ve her şeyden önemlisi “kendi olan bir birey” kalabildiği sürece çocuğuna da sağlıklı bir rol model sunabilir.
Ninniler: Annelerin Sessiz Günlükleri
Kadınların kendilerini ve bastırılmış duygularını ifade etme mücadelesi aslında yeni bir olgu da değildir; kökleri kültürümüzün en derin kısımlarına kadar uzanır. Türk kültüründe ninniler çoğu zaman yalnızca bebeği sakince uyutmak için söylenen melodiler olarak kabul edilir. Oysa o ezgilerin satır aralarına biraz daha yakından kulak kabarttığımızda, anneliğin o görünmeyen yalnızlığıyla karşılaşırız.
Geçim sıkıntısı, gurbet ağrısı, ertelenmiş hayaller veya gelecek kaygısı, ninnilerin ritmine gizlenerek dışarı vurulur. Bu yönüyle ninniler, yalnızca çocukların uykuya geçiş aracı değil; kadınların yüzyıllardır kimselere söyleyemedikleri kederlerini, yorgunluklarını ve içsel hesaplaşmalarını gecenin karanlığında çocuklarına fısıldadıkları sessiz günlüklerdir. Kadınlar, belki de kendi benlikleriyle en samimi teması, çocuklarını uyuturken söyledikleri bu ninniler aracılığıyla kurabilmişlerdir.
Sonuç: Mükemmel Değil, Gerçek
Gerek Winnicott’un kuramsal derinliği gerekse edebiyatımızın ve müziğimizin içten tanıklığı bize aynı yalın gerçeği fısıldar: Anneliğin özü mükemmellikte değil, dürüstlük ve samimiyettedir.
Sevgi ile yorgunluk, bağlılık ile tükenmişlik, coşku ile kaygı aynı kalbin içinde aynı anda var olabilir. İnsanı ve anneliği gerçek kılan şey de tam olarak bu çelişkileri barındırabilme kapasitesidir.
Bir anne hem delicesine sevebilir hem de çok yorulabilir.
Hem güçlü bir dayanak olabilir hem de zaman zaman bir omuza ihtiyaç duyabilir.
Hem çocuğunun hayatını inşa edebilir hem de kendi yolunda bocalayabilir.
Tüm bu insani dalgalanmalar kadını yetersiz bir anne yapmaz; yalnızca insan yapar.
Çocukların kusursuz, hata yapmayan, robotik ebeveynlere ihtiyacı yoktur. Onların ihtiyacı; düştüğünde kalkabilen, hata yaptığında bunu onarabilen, kendi duygularından korkmayan ve sevgisini tüm gerçekliğiyle sunabilen “yeterince iyi” annelerdir.
Ve belki de bugün annelere verilebilecek en büyük şifa, yıllardır çocuklarının kulağına fısıldadıkları o şefkatli cümleyi bu kez kendileri için duymalarını sağlamaktır:
“Elinden gelenin en iyisini yaptın.”
Kaynakça
- Akın, G. (1976). İncelikli Şeyler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
- Aksu, S. (1980). Ağlamak Güzeldir [Albüm]. İstanbul: Kervan Plakçılık.
- Winnicott, D. W. (1953). Transitional objects and transitional phenomena—a study of the first not-me possession. International Journal of Psycho-Analysis, 34, 89-97.
- Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment: Studies in the Theory of Emotional Development. London: Hogarth Press. (TÜRKÇESİ: Winnicott, D. W. (2016). Olgunlaşma Süreçleri ve Kolaylaştırıcı Çevre. Çev. Nur Nirven. İstanbul: Metis Yayınları.)
- Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. London: Tavistock Publications. (TÜRKÇESİ: Winnicott, D. W. (2010). Oyun ve Gerçeklik. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları.)
- Yaşar, Ş. (2021). Altı Harfli Bir Tatlı. İstanbul: Doğan Kitap.

