Bazı İnsanlar Neden Acılarına Tutunur?
İnsan, kendisine acı veren bir durumdan uzaklaşmak ister. Ancak bazen tam da uzaklaşmak istediği şeyin etrafında dönüp durur. Geçmişte yaşanan bir kırgınlık yıllarca zihinde yeniden canlanır, zarar veren bir ilişki sona erse bile duygusal etkisi devam eder ya da kişi, kendisini mutsuz eden düşüncelerden bir türlü kopamaz. Dışarıdan bakıldığında bu durum anlaşılmaz görünebilir: Madem acı veriyor, neden geride bırakılmıyor? Oysa insanın ruhsal dünyasında bir şeyi bırakmak, yalnızca onun verdiği acıdan kurtulmak anlamına gelmez. Bazen acıyla birlikte, kişiye tanıdık gelen bir dünyadan da vazgeçmek gerekir. Bu nedenle acıya tutunmayı anlamak için yalnızca kişinin ne yaşadığına değil, yaşadıklarının iç dünyasında nasıl bir anlam kazandığına da bakmak gerekir.
Tanıdık Olanın Güvenliği
İnsan zihni her zaman mutluluğa ya da hazza yönelmez; kimi zaman tanıdık olana yönelir. Tanıdık olanın iyi hissettirmesi gerekmez. Çocuklukta öğrenilen ilişki biçimleri, kişinin yetişkinlikte kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu bağları etkileyebilir. Bowlby’nin (1988) bağlanma yaklaşımı, erken bakım ilişkilerinin kişinin güvenlik, yakınlık ve başkalarına güvenme deneyimleri açısından önemini vurgular.
Örneğin, duygusal ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı bir ortamda büyüyen kişi, yetişkinlikte sevgiyi kazanılması gereken bir şey olarak deneyimleyebilir. İlgisiz bir partnerin peşinden gitmek, sürekli kendini kanıtlamaya çalışmak veya karşılık görmediği ilişkilerde kalmak, ona acı verse de bildiği bir ilişki düzenini yeniden yaşatabilir.
Burada söz konusu olan, kişinin bilinçli olarak acı çekmeyi seçmesi değildir. Daha çok, ruhsal dünyanın alışık olduğu ilişki biçimlerini yeniden kurma eğilimidir. Kişi, kendisini mutsuz eden durumun içinde bile nasıl davranacağını, ne hissedeceğini ve ne bekleyeceğini bilir. Buna karşılık sağlıklı bir ilişki, karşılıklı yakınlık ya da huzurlu bir yaşam yabancı gelebilir. Güvenin, sürekliliğin ve karşılık görmenin nasıl deneyimleneceğini bilmemek, bazen kişinin alıştığı mutsuzluktan uzaklaşmasını zorlaştırabilir. Bu nedenle bazı insanlar için iyileşme yalnızca acının azalması değil, aynı zamanda alışılmış bir dünyanın değişmesidir. Tanıdık olanın yerine henüz deneyimlenmemiş bir şeyin gelmesi ise belirsizlik yaratır.
Tekrarlanan Acının Bilinçdışı İşlevi
Psikanalitik düşüncede, insanın kendisine acı veren deneyimleri farklı biçimlerde yeniden yaşamasını anlamaya yardımcı olan kavramlardan biri, Sigmund Freud’un tekrarlama zorlantısı olarak adlandırdığı olgudur. Freud (1920/1955), insanın ruhsal yaşamının yalnızca haz arayışıyla açıklanamayacağını, kişinin geçmişteki çatışmalarını ve zorlayıcı deneyimlerini yeniden canlandırabildiğini ileri sürmüştür. Bu bakış açısı, bazı kişilerin neden benzer hayal kırıklıklarını tekrar tekrar yaşadıklarını anlamak için önemli bir çerçeve sunar.
Örneğin, çocukluğunda görülmediğini hisseden biri, yetişkinlikte kendisini yeterince önemsemeyen kişilere yakınlık duyabilir. Her seferinde aynı hayal kırıklığıyla karşılaşmasına rağmen ilişkiden kopmakta zorlanabilir. Bilinçdışı düzeyde bu tekrar, geçmişte elde edilemeyen bir sonucu bu kez elde etme umuduyla bağlantılı olabilir: Bu defa fark edilmek, seçilmek, sevilmek ya da sonunda yeterli olduğunu hissetmek.
Freud’un (1914/1958) *Hatırlama, Tekrarlama ve Çalışma* başlıklı makalesi de kişinin geçmişteki yaşantılarını her zaman açıkça hatırlamak yerine, onları ilişkilerinde ve davranışlarında yeniden ortaya koyabileceğine dikkat çeker. Kişi, geçmişten gelen bir örüntüyü tekrar ettiğinin farkında olmayabilir; yalnızca benzer sonuçlarla karşılaştığını hissedebilir. Ancak geçmişin yeniden yaşanması, onun mutlaka onarılacağı anlamına gelmez. Kişi benzer ilişkiler kurdukça eski duygularını yeniden deneyimler; fakat geçmişteki koşulların aynen tekrarlanması, geçmişte eksik kalanın tamamlanmasını garanti etmez. Böylece çözülmesi beklenen çatışma, yeni biçimlerde varlığını sürdürebilir. Yine de her tekrarın bilinçdışı bir çatışmadan kaynaklandığını söylemek doğru değildir. İnsanların davranışlarını ekonomik koşullar, sosyal çevre, öğrenilmiş alışkanlıklar ve güncel yaşam şartları da etkiler. Psikolojik açıdan önemli olan, kişinin belirli bir acının çevresinde neden tekrar tekrar konumlandığını kendi yaşam öyküsü içinde anlayabilmesidir.
Acı, Kimliğin Bir Parçasına Dönüştüğünde
Bazen acı yalnızca yaşanan bir duygu olmaktan çıkar ve kişinin kendisini tanımlama biçimine yerleşir. Uzun süre değersiz hissetmiş biri, kendisini değersizliğinin dışında düşünmekte zorlanabilir. Sürekli mücadele etmek zorunda kalmış biri için hayatın daha kolay ilerlediği bir dönem huzur yerine huzursuzluk yaratabilir. Çünkü kişi, yıllardır sürdürdüğü mücadelenin dışında kim olacağını henüz keşfetmemiştir.
McWilliams (2011), kişilik yapılanmalarını ve savunma biçimlerini değerlendirirken kişinin kendisini, başkalarını ve ilişkilerini anlamlandırma biçiminin önemini ele alır. Bu perspektiften bakıldığında, acının kişinin kendilik algısıyla bütünleşmesi, değişimi güçleştiren etkenlerden biri olarak düşünülebilir. Kişi kendisini uzun zamandır başarısız, sevilmeye layık olmayan ya da sürekli mücadele etmek zorunda kalan biri olarak tanımlıyorsa, bu anlatının dışına çıkmak alışılmış kimliğinin de sorgulanmasını gerektirebilir.
Acı, kişinin geçmişini anlamlandırmasına da yardımcı olabilir. Yaşanan kayıplar, hayal kırıklıkları ve haksızlıklar, kişinin dünyayı yorumlama biçiminde önemli bir yer tutabilir. Bu deneyimleri bırakmak, bazen yaşananların önemsizleşeceği ya da çekilen acının boşa gitmiş olacağı düşüncesini doğurabilir. Oysa iyileşmek, geçmişte yaşananları inkâr etmek veya onlara hak vermek değildir. Kişinin yaşadıklarının hayatındaki yerini yeniden belirleyebilmesidir.
Burada bir başka önemli nokta da suçluluk duygusudur. Bazı kişiler, kendileri iyi hissetmeye başladıklarında geçmişte acı çektikleri insanlara, geride bıraktıkları ilişkilere ya da eski benliklerine ihanet ediyormuş gibi hissedebilir. Özellikle kayıp ve yas süreçlerinde mutluluğa yeniden yaklaşmak, sevilen birini unutmakla karıştırılabilir. Oysa acının devam etmesi, sevginin ya da yaşananların değerini ölçen bir ölçüt değildir. İnsan, geçmişini yanında taşıyabilir; ancak bütün hayatını geçmişte yaşananların etrafında kurmak zorunda değildir.
İyileşmek, Acıyı Bırakmak mı?
Acıya tutunmayı yalnızca bir alışkanlık ya da kişinin kendi kendine zarar verme isteği olarak değerlendirmek, meselenin karmaşıklığını gözden kaçırır. Bazı durumlarda acı, kişinin kendisini koruma biçimi olabilir. Hayal kırıklığı yaşamamak için umut etmemek, yeniden incinmemek için yakınlık kurmamak ya da kontrolü kaybetmemek için sürekli geçmişi düşünmek, kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede bu savunmalar kişinin yaşam alanını daraltabilir. Psikodinamik açıdan bakıldığında önemli soru, kişinin neden acı çektiğinden çok, acının ruhsal dünyasında hangi işlevi üstlendiğidir. Acı, bazen kişinin yüzleşmekte zorlandığı öfkeyi, özlemi, suçluluğu veya kayıp duygusunu bir arada tutabilir. Bazen de geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin zihinsel olarak sürdürülmesine aracılık edebilir. Bu olasılıkları anlamak, her insan için aynı açıklamanın geçerli olduğunu varsaymak yerine, kişinin kendine özgü deneyimine yaklaşmayı gerektirir.
Bu noktada iyileşmenin amacı, kişiye acısını bir an önce unutmasını söylemek değildir. Öncelikle acının ne anlattığını, hangi ihtiyaca temas ettiğini ve hangi duygulardan korunmaya yardımcı olduğunu anlamak gerekir. Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bu acıyı geride bırakırsam neyi kaybedeceğim? İyileşmek benim için ne anlama geliyor? Acı çekmediğimde kendimi nasıl tanımlayacağım? Geçmişte alamadığım neyi bugün hâlâ almaya çalışıyorum?
Bu soruların yanıtları her zaman kolayca bulunmayabilir. Psikoterapi, kişinin tekrarlayan ilişki örüntülerini, kendisi hakkındaki yerleşik inançlarını ve acıyla kurduğu bağı güvenli bir ilişki içinde inceleyebilmesine alan açabilir. Böylece kişi yalnızca neden acı çektiğini değil, acının hayatında hangi işlevi üstlendiğini de fark etmeye başlayabilir. Acıyı bırakmak, yaşananları unutmak ya da geçmişle bütün bağları koparmak değildir. Bazen kişinin geçmişte bulamadığı karşılığı artık aynı yerde aramaktan vazgeçmesidir. Bazen de acının kendisine verdiği tanıdıklığı kaybetme riskini göze alarak yeni deneyimlere alan açmasıdır. Belki de insanın acısına tutunmasının en önemli nedenlerinden biri, bildiği acının bilinmeyen bir iyilik hâlinden daha güvenli görünmesidir. Ancak tanıdık olan her zaman güvenli, bilinmeyen her zaman tehlikeli değildir. İyileşme, bu ayrımı yavaş yavaş öğrenmekle mümkün olabilir. İnsan, geçmişinin izlerini silmeden de onlardan farklı bir gelecek kurabilir.
Kaynakça
- Freud, S. (1920). *Beyond the Pleasure Principle*. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVIII (1920–1922), 1–64. Hogarth Press.
- Freud, S. (1914). Remembering, Repeating and Working-Through (Further Recommendations on the Technique of Psycho-Analysis II). *The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud*, Volume XII (1911–1913), 145–156. Hogarth Press.
- Bowlby, J. (1988). *A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development*. Basic Books.
- McWilliams, N. (2011). *Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process* (2nd ed.). The Guilford Press.
