Birine yakın hissetmek, onunla bir ilişki kurmaya hazır olmak anlamına gelir mi? Peki, iki insan birbirine yaklaşırken aynı anda birbirinden uzaklaşmaya da çalışıyorsa ne olur?
Yakınlığın olduğu, tanımın olmadığı ilişkiler:
Modern flört dünyasında iki insanın birbirine ilgi duyması, düzenli olarak görüşmesi, özel anlar paylaşması ve duygusal bir yakınlık geliştirmesi için mutlaka bir ilişki tanımına sahip olması gerekmiyor. Birlikte geçirilen geceler, gün boyunca devam eden mesajlaşmalar ve geleceğe dair küçük imalar bulunabiliyor; ancak bütün bunların nereye varacağı konuşulmuyor. Taraflar birbirlerinin hayatında yer ediniyor ama bu yerin ne anlama geldiği belirsiz kalıyor.
Günümüzde situationship olarak adlandırılan bu ilişki biçimi, romantik yakınlığın bulunduğu ancak ilişkinin niteliğinin, sınırlarının veya geleceğinin açıkça tanımlanmadığı durumları ifade etmek için kullanılıyor.
Bununla birlikte, adı konulmamış her ilişki sorunlu değildir. Bazı insanlar ilişkilerini tanımlamadan yaşamayı tercih edebilir ve bu konuda karşılıklı olarak anlaşmış olabilir. Psikolojik açıdan asıl mesele, ilişkinin adının bulunmamasından çok, tarafların beklentilerinin birbiriyle örtüşüp örtüşmemesidir.
Bir taraf mevcut yakınlığı yeterli bulurken diğeri bunun zamanla daha ciddi bir ilişkiye dönüşmesini bekliyorsa, aynı deneyim iki kişi için farklı anlamlar taşıyabilir. Birisi yaşananları özgürce sürdürülen bir yakınlık olarak değerlendirirken diğeri her buluşmada ilişkinin geleceğine dair bir işaret arayabilir. Böylece birlikte yaşananlar aynı olsa da duygusal deneyimler birbirinden uzaklaşır.
Yakınlık istiyorum ama sorumluluğa hazır değilim
İnsanlar arasındaki ilişkilerde yakınlık ve bağımsızlık ihtiyacı her zaman aynı yönde ilerlemeyebilir. Bir yandan anlaşılmak, sevilmek ve bir başkasının hayatında özel bir yere sahip olmak isterken diğer yandan özgürlüğünü kaybetmekten, incinmekten veya duygusal açıdan savunmasız kalmaktan korkabiliriz.
Yakınlık, yalnızca güzel anları paylaşmayı değil, kişinin kendisini diğerine açmasını, ihtiyaçlarını ifade etmesini ve karşılıklı sorumluluk almasını da içerir. Bu durum bazı insanlar için güven vericiyken bazıları için kaygı uyandırıcı olabilir.
Örneğin bir kişi romantik yakınlık kurmaktan hoşlanabilir ancak ilişkinin geleceği hakkında konuşulmaya başlandığında geri çekilebilir. Başka bir kişi ise karşısındakini kaybetmekten korktuğu için kendi beklentilerini dile getirmekten kaçınabilir. Her iki durumda da açık iletişimin yerini belirsizlik alabilir.
Bu davranışları doğrudan bağlanma korkusuyla açıklamak doğru olmaz. İlişki kurmaya hazır olmamak, geçmiş deneyimlerden etkilenmek, yaşam koşulları, kişisel öncelikler veya iki kişi arasındaki uyumsuzluk da benzer davranışlara sebep olabilir. Bir kişinin ilişkiyi tanımlamak istememesi tek başına psikolojik bir sorunu ya da belirli bir bağlanma örüntüsünü göstermez.
Ancak yakınlık isteği ile yakınlığın getirdiği sorumluluklardan kaçınma arasında sürekli bir çatışma yaşanıyorsa, bu durum kişinin ilişkilerinde tekrar eden bir örüntüye dönüşebilir.
Bağlanma örüntüleri bize ne anlatıyor?
Bağlanma kuramı, insanların yakın ilişkilerde güveni, mesafeyi ve duygusal ihtiyaçlarını nasıl deneyimleyebildiklerini anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Bowlby’nin çalışmalarıyla temelleri atılan ve Ainsworth’un araştırmalarıyla geliştirilen bağlanma yaklaşımı, erken ilişkisel deneyimlerin sonraki ilişkilerle bağlantısını incelemiştir. Yetişkin romantik ilişkilerinde de bağlanma kaygısı ve bağlanmadan kaçınma gibi boyutlar üzerinde durulmaktadır.
Bağlanma kaygısı yüksek olan bir kişi, karşı tarafın ilgisinin azalmasına karşı daha hassas olabilir. Mesajların gecikmesi, planların belirsiz kalması veya geleceğe dair konuşmalardan kaçınılması, ilişkinin sona ereceğine ilişkin endişeleri artırabilir. Bu kişi daha fazla güvence arayabilir veya karşı tarafın davranışlarını anlamlandırmak için yoğun çaba harcayabilir.
Bağlanmadan kaçınma eğilimi daha yüksek olan bir kişi ise duygusal yakınlık arttığında bağımsızlığının tehdit edildiğini hissedebilir. Kendi alanını korumaya çalışabilir, duygusal ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanabilir veya ilişkinin gerektirdiği yakınlıktan uzaklaşabilir.
Bu iki örüntü bir araya geldiğinde, tarafların birbirlerinin kaygılarını istemeden artırdığı bir ilişki dinamiği ortaya çıkabilir. Bir kişi yakınlaşmak için çabaladıkça diğeri mesafe koyabilir; mesafe arttıkça ilk kişi daha fazla güvence arayabilir. Sonunda her iki taraf da ilişkide huzursuz hissederken bu döngüyü sürdürmeye devam edebilir.
Yine de bağlanma biçimleri değişmez kişilik etiketleri değildir. Bir insanın davranışları ilişkiden ilişkiye farklılaşabilir. Bu kavramlar birini uzaktan teşhis etmek veya bütün sorumluluğu tek bir tarafa yüklemek için değil, ilişkilerde ortaya çıkan davranışları daha iyi anlamak için kullanılmalıdır.
Belirsizlik neden bu kadar yorucu olabilir?
Bir ilişkinin geleceğini bilememek, insanın zihnini sürekli olasılıklar üretmeye yöneltebilir. “Benden hoşlanıyor mu?”, “Neden dün bu kadar yakındı da bugün uzak davranıyor?”, “Biraz daha beklersem fikri değişir mi?” gibi sorular, zamanla ilişkinin kendisinden daha fazla yer kaplamaya başlayabilir.
Belirsizlik karşısında zihnimiz eksik bilgileri tamamlamaya çalışır. Ancak elimizde yeterli bilgi bulunmadığında yaptığımız yorumlar, gerçeği anlamamızı her zaman kolaylaştırmaz. Bazen küçük bir ilgi göstergesini büyük bir bağlılık işareti olarak yorumlayabilir, bazen de açıklanmayan bir mesafeyi kendi yetersizliğimizle ilişkilendirebiliriz.
Özellikle karşı tarafın davranışları tutarsız olduğunda, olumlu anların anlamı büyüyebilir. Uzun bir sessizliğin ardından gelen sıcak bir mesaj, ilişkinin yeniden yoluna girdiği şeklinde yorumlanabilir. Böylece kişi yalnızca mevcut ilişkiye değil, ilişkinin bir gün olabileceği hâline de bağlanabilir.
Burada önemli olan, belirsizliğin herkeste aynı psikolojik etkiyi yaratmadığını kabul etmektir. Bazı insanlar bu tür ilişkileri rahatlıkla sürdürebilirken bazıları için aynı durum yoğun kaygı ve zihinsel meşguliyet yaratabilir. Kişinin beklentileri, önceki deneyimleri ve belirsizliğe tahammül düzeyi bu deneyimi etkileyebilir.
Karşımızdakini mi istiyoruz, yoksa seçilmeyi mi?
Adı konulmayan ilişkilerde gözden kaçabilen bir başka nokta da özdeğer algısıdır. Bir ilişkiyi sürdürme isteği zaman zaman yalnızca karşımızdaki kişiye duyduğumuz ilgiyle açıklanamaz. Onun tarafından tercih edilmek, özel bulunmak veya sonunda bir ilişkiye layık görülmek de önemli bir motivasyona dönüşebilir.
Bu durumda ilişkinin geleceği, kişinin kendi değerini değerlendirdiği bir ölçüte dönüşebilir. Karşı taraf yakın davrandığında kendisini yeterli ve istenen biri gibi hissederken uzaklaştığında kendi değerini sorgulamaya başlayabilir.
Oysa bir kişinin ilişki istememesi veya belirli bir ilişkiye hazır olmaması, karşısındaki insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. İki kişinin beklentilerinin uyuşmaması, taraflardan birinin eksik olduğu sonucunu doğurmaz.
Bu ayrım önemlidir; çünkü insan bazen karşısındaki kişiyi gerçekten tanımaya ve onunla uyumlu olup olmadığını değerlendirmeye odaklanmak yerine, onun kendisini seçmesini sağlamaya çalışabilir. Böyle olduğunda ilişkinin kendisi ikinci plana düşer; asıl amaç, reddedilme ihtimalini ortadan kaldırmak hâline gelir.
Kişinin kendisine sorabileceği sorulardan biri şudur: Bu ilişkide gerçekten ihtiyaçlarım karşılanıyor mu, yoksa bir gün karşılanacağı umuduyla mı kalıyorum?
Bu soru, yaşanan yakınlığı küçümsemek için değil, ilişkinin mevcut hâliyle arzulanan hâli arasındaki farkı görebilmek için önemlidir.
Belirsizliği çözmek, mutlaka bir ilişkiye başlamak değildir
Modern ilişkilerde açıklık aramak bazen karşı tarafı bir karar vermeye zorlamak gibi algılanabilir. Oysa bir ilişkiden ne beklendiğini konuşmak, mutlaka ciddi bir ilişki talep etmek anlamına gelmez. Kişinin kendi ihtiyaçlarını tanıması ve karşı tarafın beklentilerini öğrenmesi, daha bilinçli bir seçim yapmasını sağlar.
İlişkinin nereye gittiğini konuşmak kadar, mevcut durumun kişide nasıl bir etki yarattığını fark etmek de önemlidir. Bir kişi özgür ve tanımsız bir yakınlık istiyorsa bunu dürüstçe ifade edebilir. Diğeri ise daha fazla bağlılık arzuluyorsa kendi ihtiyacını küçümsemeden dile getirebilir.
Bu iki beklentinin uyuşmaması, mutlaka birinin yanlış davrandığını göstermez. Ancak taraflardan birinin kendi ihtiyaçlarını sürekli bastırması, belirsizlik nedeniyle yoğun sıkıntı yaşaması veya değişeceği umuduyla mevcut durumu sürdürmesi, ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir.
Kendi sınırlarını belirlemek, karşı tarafı değiştirmeye çalışmakla aynı şey değildir. İnsan başka birinin ne hissedeceğini veya neye hazır olacağını kontrol edemez; ancak kendisinin hangi koşullarda bir ilişkiyi sürdürmek istediğine karar verebilir.
Sonuç: Yakınlık kadar açıklığa da ihtiyacımız var
Adı konulmayan ilişkiler, modern flört kültürünün tek bir biçimini temsil etmez. Her ilişki aynı hızda ilerlemez ve her insan romantik yakınlığı aynı şekilde yaşamaz. Sorun, bir ilişkinin geleneksel bir tanıma uymamasından çok, yaşananlarla beklenenler arasındaki farkın konuşulamamasında ortaya çıkabilir.
Yakınlık istemekle bağlanmaktan çekinmek aynı insanda bir arada bulunabilir. Önemli olan bu çatışmayı fark etmek, kendi davranışlarımızı anlamaya çalışmak ve karşımızdaki insanın ihtiyaçlarını da hesaba katmaktır.
Bazen bir ilişkide kalmamızın nedeni, orada gerçekten iyi hissetmemizdir. Bazen ise gelecekte iyi hissedeceğimize dair umudumuz, bugün yaşadığımız huzursuzluğun önüne geçer.
Bu nedenle belki de sormamız gereken en önemli soru, “Bu ilişkinin adı ne?” sorusundan önce gelir: “Bu ilişkinin içinde kendime, ihtiyaçlarıma ve duygularıma ne kadar yer verebiliyorum?”
Çünkü bir ilişkiyi anlamlı kılan yalnızca iki insanın birbirine yaklaşması değildir. Yakınlığın içinde kendimizden vazgeçmeden kalabilmek ve ne istediğimizi açıkça ifade edebilmek de en az o yakınlık kadar önemlidir.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1982). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment (2nd ed.). Basic Books.
- Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of Attachment: A Psychological Study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change (2nd ed.). Guilford Press.


