London’da yükselen Banksy’nin bir kamu heykelinde, takım elbise giymiş bir adam, taşıdığı büyük bayrağın yüzünü kapattığının farkında olmadan yürümeye devam ediyor. İlk bakışta, bu eser sokak sanatı aracılığıyla bir siyasi müdahale gibi görünse de, çok daha derin bir psikolojik ve sosyal metafor taşıyor. Burada bayrak, yalnızca bir ulusu veya siyasi bir ideolojiyi temsil etmekle kalmıyor; aynı zamanda bireylerin, toplumların ve hatta devletlerin, inandıkları ideolojiler tarafından nasıl körleşebileceğini de simgeliyor. Adam, ilerlediğini düşünüyor; ancak görüşünü kaybettiği için aslında bir düşüşe doğru gidiyor. Bu, Banksy’nin eserinin en çarpıcı yönlerinden biri: İnsanlar, en çok sarıldıkları şey yüzünden bazen yönlerini kaybedebiliyorlar.
Banksy’nin eserlerini güçlü kılan, modern dünyanın siyasi meselelerini basit ama çarpıcı sembollerle ifade etme yeteneğidir. Bu heykelde bayrak (normalde birlik, aidiyet ve güç sembolü) bir perdeye dönüşerek görüşü engelliyor. Eserin, tarihsel olarak imparatorluk, milliyetçilik ve devlet gücü ile ilişkilendirilen bir şehir olan Londra’da yer alması, anlamını daha da derinleştiriyor. Bu çalışma, yalnızca bireysel körlüğü değil, aynı zamanda toplumların değişim karşısında yaşayabileceği zihinsel sertliği de yansıtıyor. Devletlerin güçlü görünme arzusu, bazen gerçek sorunların görülmesini engelleyebiliyor. Görüntü korunuyor, ancak öz kayboluyor.
Pskolojik açıdan, milliyetçilik ve ideolojik bağlılık genellikle yalnızca siyasi tercihler değil; aynı zamanda insanlığın aidiyet, koruma ve kimlik ihtiyacıyla da bağlantılıdır. Sosyal psikolog Henri Tajfel tarafından geliştirilen Sosyal Kimlik Teorisi’ne göre, insanlar kendilerini büyük ölçüde ait oldukları gruplar üzerinden tanımlarlar. Bu gruplar sosyal psikolojide “İç Gruplar” olarak adlandırılır. Bireyler, kendilerini bir aile, arkadaş çevresi, destekledikleri bir futbol takımı, bir siyasi ideoloji veya bir ulus üzerinden tanımlarlar. Aynı takım formasını giymek, aynı marşları söylemek veya paylaşılan aile değerleri etrafında birleşmek, psikolojik olarak güven, aidiyet ve anlam duygusu yaratır. Bu nedenle, belirli sembollere bağlılık insan doğasının doğal bir parçasıdır. Ancak sorun, bu bağlılık eleştirel düşünceyi aşmaya başladığında başlar. İnsanlar, ait oldukları grubun kusurlarını görmezden gelmeye başlayabilirler; çünkü bu aidiyet duygusunu kaybetme korkusu taşırlar. Sevdikleri bir futbol kulübünün hatalarını sürekli savunmak, bir aile içindeki zararlı davranışları sorgulamaktan kaçınmak veya devlet politikalarına eleştiri getirmekten kaçınmak bu fenomenin örnekleridir. Banksy’nin heykelindeki figür, tam olarak bu durumu temsil ediyor: Ona rehberlik ettiğini düşündüğü sembol, aslında görüşünü engelliyor.
Benzer bir gerilim, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında da hissediliyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başları, yoğun reform çabalarıyla birlikte derin bir çöküş korkusuyla da damgalanmıştı. Tanzimat reformları ile Batılılaşma hızlandı; eğitim kurumları, hukuk sistemi, mimari ve bürokrasi modernleşmeye başladı. Ancak bu dönüşüm genellikle yüzeysel kaldı. İmparatorluk modernleşmek istiyordu, ancak modernleşmenin gerektirdiği zihinsel dönüşümden de korkuyordu. Sonuç olarak, reformlar sürekli olarak geleneksel yapıların direnciyle çelişiyordu.
Bu dönemin en çarpıcı sorunlarından biri, İmparatorluğun kültürel mirasa yaklaşımıydı. Osmanlı toprakları tarih boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış olmasına rağmen, arkeolojik eserlerin korunmasına dair güçlü bir farkındalık uzun süre ortaya çıkmadı. Birçok yabancı arkeolog, Osmanlı topraklarında kazılar yaparak buldukları eserleri kendi ülkelerine taşıdı. Bazı nesneler diplomatik hediyeler veya siyasi prestijin sembolleri olarak sunuldu. Tarihi eserler, sıklıkla kültürel hafızanın parçaları olarak değil, siyasi araçlar olarak değerlendirildi. Bu durum, birçok açıdan bir tür kültürel körlüğü yansıtıyordu. İmparatorluk, kendi tarihi mirasının değerini tam olarak tanımakta zorlandı ve bunun yerine kendini Batı’nın bakış açısıyla tanımlamaya çalıştı.
İşte bu noktada Osman Hamdi Bey devreye giriyor. Osman Hamdi Bey, yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda bir arkeolog, müze küratörü ve devlet bürokratıdır. Paris’te sanat eğitimi almış olan Hamdi, Batı kültürüyle derin bir şekilde tanışırken, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel mirasını korumaya da kendini adamıştır. Müze-i Hümayun’un gelişiminde önemli bir rol oynamış ve Asar-ı Atika Yönetmeliği aracılığıyla tarihi eserlerin ihracını engellemeye çalışmıştır. Sidon Lahitleri gibi önemli arkeolojik buluntuların Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalmasını sağlama çabaları, onun yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda kültürel hafızanın savunucusu olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle, Osman Hamdi Bey, Banksy’nin heykelindeki figürün neredeyse zıttı olarak görülebilir. Banksy’nin figürü, yüzünü kaplayan bayrak nedeniyle göremiyorken, Osman Hamdi Bey, zaten görüşünü kaybetmiş bir sistem içinde net bir şekilde görmeye çalışan biri olarak belirmektedir. Osmanlı modernleşme sürecindeki çelişkileri tanımış ve değişimin yalnızca Batı’yı taklit ederek sağlanamayacağını anlamıştır. Belki de bu nedenle, en ünlü tablosu olan “Kaplumbağa Terbiyecisi”, yalnızca estetik bir eser değil, aynı zamanda dönemin ruhunu simgeleyen güçlü bir metafor haline gelmiştir.
“Kaplumbağa Terbiyecisi”nde, ney üfleyen ve sırtında bir davul taşıyan yaşlı bir adam, yavaş hareket eden kaplumbağaları eğitmeye çalışmaktadır. İlk bakışta sahne sakin ve hatta komik görünse de, derin bir sosyal yorgunluk hissi taşımaktadır. Kaplumbağalar, genellikle Osmanlı toplumunun değişime uyum sağlama konusundaki yavaşlığının sembolleri olarak yorumlanır. Eğitici figürü, sürekli direnişle karşılaşan bir entelektüel veya bürokrat olarak okunabilir. Değişim isteniyor, ancak ilerleme acı verici bir şekilde yavaş kalıyor. Toplum hareket ediyormuş gibi görünse de, dönüşüm asla tam anlamıyla derinleşmiyor.
Kaplumbağaların benzer şekilde resmedilmesi de önemlidir. Bireysellikten yoksun olmaları ve neredeyse tek tip bir topluluk olarak görünmeleri, yalnızca yavaşlığı değil, aynı zamanda bir tür kolektif sosyal davranışı da çağrıştırıyor. Sosyal psikoloji, bireylerin ait oldukları grupların davranış kalıplarına uyum sağladığını öne sürer. Bu bağlamda, kaplumbağalar yalnızca bireysel direnişi değil, aynı zamanda dönüşüme karşı direnen ortak bir zihinsel alışkanlığı temsil edebilir. Osman Hamdi Bey’in eğitmeni, birkaç hayvanla değil, köklü bir sosyal zihniyetle mücadele ediyor gibi görünmektedir. Bu durum, tabloya sessiz ama derin bir umutsuzluk katmaktadır. Değişmesi gereken yalnızca sistem değil, aynı zamanda kolektif düşünme biçimidir.
Tablonun en çarpıcı yönlerinden biri, yalnızlık hissidir. Eğitici figürü kalabalıklar tarafından çevrelenmemiştir; sessiz, sabırlı ve neredeyse umutsuz bir şekilde beklemektedir. Gerçek değişim, nihayetinde yalnızca yasalar veya reformlar gerektirmez; aynı zamanda psikolojik bir dönüşüm de talep eder. Bu, belki de geç Osmanlı döneminin merkezi sorunu olmuştur: modernleşme genellikle performatif kalmış ve toplumun psikolojik yapısına tam olarak nüfuz edememiştir.
Her ne kadar Banksy’nin heykeli ile Osman Hamdi Bey’in tablosu arasında yüzyıllar bulunsa da, her iki eser de benzer bir sorunun etrafında dönmektedir: Bir toplum gerçekten değişebilir mi, yoksa yalnızca değişim illüzyonu mu yaratır? Banksy bu soruyu keskin ve doğrudan siyasi ironiyle sorarken, Osman Hamdi Bey daha melankolik ve sembolik bir dille yaklaşmaktadır. Ancak her iki sanatçı da toplumların, kendilerinin yarattığı semboller aracılığıyla nasıl yönsüz hale gelebileceğini ortaya koymaktadır.
Belki de bu nedenle, bu iki eser bir arada incelendiğinde, modernleşmenin yalnızca teknik veya siyasi bir süreç değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumlar bazen taşıdıkları bayraklar nedeniyle yollarını kaybederler. Diğer zamanlarda ise değişim, o kadar yavaş bir süreç haline gelir ki, kaplumbağaların hareket etmesini sabırla beklemek gerekir. Banksy’nin sert siyasi eleştirisi ile Osman Hamdi Bey’in sessiz melankolisi arasında paylaşılan bir gerçek vardır: Değişimin insan ruhunda yaratabileceği yorgunluk ve körlük.


