Çocukken papatya koparıp yapraklarını tek tek sayardık:
Seviyor… sevmiyor… seviyor… sevmiyor…
Son yaprak ne derse, kalbimiz ona inanmak isterdi. Oyun gibiydi. Basitti. Eğlenceliydi.
Çünkü o yaşta sevgi de, insanlar da, duygular da basit sanılırdı.
Ama büyüdük. Papatyalar değişmedi, sadece yöntem değişti.
Artık çiçek yaprakları yerine davranışları sayıyoruz.
Geç mi yazdı? Beni sevmiyor.
Yorgun gibiydi. O halde ilgisiz.
Sessiz mi kaldı? Beni umursamıyor.
Sosyal medya da elimize görünmez bir papatya veriyor:
“Biri sizi seviyorsa bunları yapar.”
“Sevmeyen insan şöyle davranır.”
Yapraklar yine kopuyor. Karar yine tek kelimeye indirgeniyor.
İnsan Siyah–Beyaz Değildir
Halbuki biz insanlar, o siyah-beyaz keskin içerikler kadar basit değiliz.
Bunca rengin içinde tek tona indirgenmek, insana yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olurdu.
Sevgi bir dildir. Ve biz o dili, gözümüzü açtığımız o minik dünyaların içinde öğreniriz.
Kimi evde sevgi yüksek seslidir; duygular saklanmaz, hisler ortadadır.
Kimi evde ise sevgi sessizdir; çok konuşulmaz ama varlığı eksildiğinde hemen fark edilir.
İkisi de sevgidir. Yalnızca konuşulan dil farklıdır.
Aynı Dili Konuşmayan Kalpler
Sonra büyürüz. Herkes kendi dilini yanında taşır.
Ama hayat, her zaman aynı dili konuşan insanları bir araya getirmez.
Karşımızdaki, belki de hayatı boyunca hiç öğrenmediği bir dili bizimle kurmaya çalışıyordur.
Biz ise anlamadığımız her ifadeyi yokluk sanırız.
Anlaşılmadığımızda kırılırız.
Anlamadığımızda uzaklaşırız.
“Beni anlamıyor” deriz. Oysa bazen sorun duyguda değil, çeviridedir.
Biri sevgiyi kelimelerle kurar, diğeri davranışlarla.
İkisi de “buradayım” demeye çalışıyordur; biri sesiyle, diğeri kalışıyla.
Ve biz, dilini bilmediğimiz, bize benzemeyen her sevgiyi kolayca sevgisizlik sanırız.
Sevgiyi Kendi Kalıbımızla Ölçmek
Ve belki de en çok burada yanılıyoruz.
Sevgiyi, bize tanıdık gelen şekillerde arıyoruz.
Tanımadığımız hâlini ise yok sayıyoruz.
İşin aslıysa sevgi bazen bildiğimiz gibi hissettirmez.
Alışık olduğumuz yerden dokunmaz.
Tanıdık bir sesle konuşmaz.
Bu yüzden eksik zannederiz.
Gerçekteyse sadece bize benzemiyordur.
Birinin sevgisi ilgidir; sorar, hatırlar, takip eder.
Birinin sevgisi güvendir; karışmaz ama gerektiğinde oradadır.
Birinin sevgisi harekettir; çözer, düzeltir, halletmeye çalışır.
Birinin sevgisi ise sadece kalmaktır; dağılmadan, kaçmadan, yerini terk etmeden.
Ama biz sevgiyi kendi içimizdeki kalıpla ölçeriz.
“Ben olsam…” diye başlarız cümleye.
Ve o “ben”i, herkes için geçerli tek doğru gibi ortaya koyarız.
Herkese evrensel bir ölçü gibi uzatırız.
Davranışın Arkasındaki Hikâye
Gerçek şu ki kimse sevgiyi aynı evde, aynı şartlarda, aynı yaralarla öğrenmedi.
Kimse aynı cümlelerle büyümedi.
Kimine sevgi sarılarak öğretildi, kimine alan tanınarak.
Kimine konuşarak, kimine susarak.
Kimineyse hiç öğretilmedi.
Bu yüzden ilişkilerde en çok şuna takılıyoruz:
Davranışı görüyoruz ama geçmişini görmüyoruz.
Tepkiyi duyuyoruz ama nereden çıktığını bilmiyoruz.
Birinin geri çekilmesi her zaman vazgeçmek değildir; bazen incitmemek için bildiği tek yoldur.
Birinin susması her zaman umursamamak değildir; bazen yanlış bir şey söylemekten korkmaktır.
Birinin mesafesi her zaman soğukluk değildir; bazen sınır koymayı yeni öğreniyordur.
Ama biz sonucu görür, hikâyeyi görmeyiz.
Hikâyeyi bilmeden verilen her karar ise kapağını görüp kitabın sonunu yazmaya benzer.
Davranışın sonuçları kadar sebepleri de önemlidir.
Sevgi, bir insanın hayatında neyle mücadele ettiğini bilmeden, sadece bir davranışın varlığına veya yokluğuna tik atarak anlaşılmaz.
Sevgi doğru davranışları işaretleyince kazanılan bir test değildir.
Sevgi, aynı haritaya bakıp farklı yerlerde duran iki insanın birbirine “neredesin?” diye sormayı bırakmadığı yerde büyür.
Psikolojide sıkça karşılaşılan bir zihinsel eğilim vardır: kişinin davranışı bağlamından koparıp doğrudan karakterine bağlama eğilimi. Bu durum, “temel atıf hatası” olarak tanımlanır.
Biz insanlar zihin okumaya o kadar hevesliyizdir ki, çoğu zaman karşımızdakinin dilini bilmeden onun hakkında hüküm veririz.
İşte tam da bu yüzden birini sevmek bazen onun dilini öğrenmeye razı olabilmektir.
Yapraklar Düşer, Sevgi Kalır
Karşınızdakini, sadece size benzediği için değil; size benzemediği hâliyle de görebildiğinizde artık çevirmene ihtiyacınız kalmayacaktır.
Gerçek sevgi, kararı papatyanın son yaprağına bırakılacak kadar değersiz değildir.
Çünkü o, yaprakta değil; o çiçeğin geçirdiği mevsimlerde saklıdır.
Peki biz, o mevsimlere bakmaya gerçekten hazır mıyız?


