Günümüzde en çok gözden kaçan şey şu: Görünür olmak ile var olmak aynı şey değil… Ancak çoğu kişi bunun ayrımını yapamıyor durumda. İnsan fark edilmek için uğraştıkça, aslında kendinden uzaklaşıyor. Çünkü mesele artık “ben kimim?” sorusu değil, “beni nasıl görsünler?” sorusuna dönüşmüş oluyor. Kendi içine bakmak yerine dışarıdan gelecek tepkilere odaklanan bir zihin, zamanla kendi sesini duyamaz hale geliyor. Bu da insanın kendiyle kurduğu bağı zayıflatıyor.
Yetersizlik Hissi ve Maskelenen Kendilik
İnsan kendini yetersiz hissettiğinde, bu eksikliği dış kaynaklar ile kapatmaya çalışır. Daha farklı görünerek, daha dikkat çekici olarak, daha aykırı durarak kendini var etmeye çalışır. Ancak bu durum çoğu zaman gerçek bir ifade değildir, daha çok bir telafi biçimidir. Yani kişi aslında kendini ortaya koymaz, kendini maskeler. Kendini ne kadar çok örtmeye çalışırsa, içindeki o yetersizlik hissi bir o kadar büyür. Çünkü bastırılan her şey içeride daha fazla yer kaplar ve bir süre sonra kişinin kendiyle kurduğu ilişkiyi zayıflatır. Kişi kendine yabancılaştıkça, dışarıdan gelen geri bildirimlere daha bağımlı hale gelir.
Güzellik dediğimiz şey de bu noktada anlam değiştirir. Normal bir durum olmaktan çıkar, ulaşmak için sürekli emek verilmesi gereken bir hedefe dönüşür. İnsan güzel olmak için değil, güzel görünmek için emek vermeye başlar. Bu da kişiyi sürekli bir hareket haline sokar. Sanki her an izleniyormuş gibi yaşar, her an değerlendirilmesi gerekiyormuş gibi hisseder… İnsan kendini kabul edemedikçe, kendine karşı daha eleştirel, daha sert ve daha yargılayıcı bir hale gelir.
İçsel Değer ve Dışsal Onay Döngüsü
İnsanın değerli hissetmesi için dışarıdan bir şey eklemesine gerek yok. Çünkü değer dediğimiz şey, sonradan kazanılan bir şey değil, fark edilen bir şeydir. İçeride zaten var olan bir şeydir. Ama kişi kendiyle temasını kaybettiğinde, bu değeri dışarıda aramaya başlar. Bir beğeni, bir yorum, bir alkış, bir bakış üzerinden kendini tanımlamaya çalışır. Bu da kişinin kendilik algısını dış kaynaklara bağımlı hale getirir. Kendi iç sesi değil de, başkalarının sesi daha belirleyici olmaya başlar.
Problem şu ki, içsel bir boşluk dışsal onayla dolmaz… Aksine, o onaya olan ihtiyaç giderek artar. Kısa süreli bir iyi his gelir ama bu his kalıcı olmaz. Ardından daha fazlasına ihtiyaç duyulur. Bu da kişiyi bir döngünün içine sokar. Sürekli daha fazlasını yapmak, daha fazlasını göstermek, daha fazlasını kanıtlamak zorunda hisseder. Bu döngü zamanla hem zihinsel hem de duygusal bir yorgunluk yaratır. Kişi bir noktadan sonra ne için çabaladığını bile unutabilir.
Gerçek Özgüven ve Sessiz Varoluş
Gerçek özgüven sessizdir… Gösterme ihtiyacı duymaz. İnsan kendini olduğu haliyle kabul ettiğinde, başkalarının onayına olan ihtiyacı azalır. Ve ilginç olan şey şudur: İnsan kendini zorlamayı bıraktığında, zaten daha görünür hale gelir. Ama bu görünürlük dikkat çekme çabasıyla değil, doğallıkla oluşur. Çünkü insanlar yapay olanla değil, gerçek olanla bağ kurar. Doğal olan, zaten kendini hissettirir.
Kendini olduğu gibi ortaya koyabilmek, bugün belki de en zor ama en gerçek şeylerden biridir. Çünkü herkes bir şey olmaya çalışırken, gerçekten kendin olabilmek cesaret ister. Bu cesaret, dışarıdan gelen tepkilere rağmen kendini koruyabilme gücüdür. Kendi değerini başkalarının yorumlarına göre değiştirmemektir. Bu da insanın kendine karşı dürüst olmasıyla başlar. Kendiyle dürüst olabilen biri, dışarıya karşı da daha sade ve net olur.
İnsan kendine yaklaştıkça, dışarıya olan ihtiyacı azalır. Çünkü içeride bulduğu şey, dışarıda aradığından daha gerçektir. Bu da kişiye daha sade ama daha güçlü bir duruş kazandırır. Artık bir şeyleri kanıtlamaya çalışmaz, sadece var olur. Bu varoluş hali, en doğal ve en etkileyici haldir aslında. Çünkü zorlanmadan gelen her şey, daha kalıcıdır.
Ve en büyük dönüşüm tam olarak burada başlar. İnsan kendini dışarıya göstermeye çalışmayı bıraktığında, kendini hissetmeye başlar. Kendini hissettiğinde de, zaten görünür olmak için ekstra bir çaba sarf etmesine gerek kalmaz. Çünkü gerçekten var olan bir şeyin, görünür olmak için uğraştmasına gerek yoktur. İnsan kendisiyle temas kurabildiğinde, zaten yeterli olduğunu fark eder. Bu farkındalık da dışarıdaki tüm arayışları yavaş yavaş anlamsız hale getirir. Bu noktada kişi artık dışarıdan gelen ilgiyle değil, içeride kurduğu dengeyle var olur. Kendi değerini hissettikçe, başkalarının ne düşündüğü belirleyici olmaktan çıkar. Bu da daha sakin, daha dengeli ve daha gerçek bir yaşam hissi yaratır. Ve aslında insan en çok da bu haldeyken kendine yaklaşır.


