Toplumda sıkça duyduğumuz bir inanış vardır: Kızlar annelerinin kaderini yaşar. Peki bu cümle gerçekten ne kadar doğru? Bu soruyu ilk kez kendime sorduğum anda, Masum Değiliz şarkısını dinliyordum. “Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan…” sözlerini duyduğumda, şarkıyla ilk defa bu kadar derin bir bağ kurduğumu fark ettim. O an bir şey çok netti: Olaylara bakış açım, ilişkilerime yaklaşımım, verdiğim tepkiler… Hepsi anneminkilere sandığımdan çok daha benziyordu.
Ve zihnimde şu sorular belirmeye başladı: Ben ne zaman bu kadar annem olmaya başlamıştım? Ve gerçekten, hayatım boyunca onun kaderini mi yaşayacaktım?
Bu soruların peşine düştükçe fark ettim ki, aradığım cevaplar aslında psikolojide çoktan çalışılmıştı. Bu açıklamalardan biri Sosyal Öğrenme Teorisi’ne dayanıyor. Bu teoriye göre öğrenme sadece deneyimlerle değil, başkalarını gözlemleyerek de gerçekleşir. Kimi rol model alacağımız; cinsiyet, benzerlik ve yakınlık gibi birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Özellikle çocuklukta en çok gözlemlediğimiz ve kendimize en yakın hissettiğimiz kişiler ise çoğu zaman annelerimizdir. Onların davranışlarını izler, taklit eder ve zamanla içselleştiririz.
Abimize sinirlendiğinde nasıl tepki verdiği, ani bir misafir geldiğinde telaşını nasıl yönettiği ya da morali bozulduğunda kendini nasıl toparlamaya çalıştığı gibi sayısız ana tanıklık ederiz. Ve tüm bunları, çocuk zihnimizle hayatın “doğru” ve “normal” hali olarak kaydederiz. Böylece yıllar sonra, farkında bile olmadan çocukluğumuzda izlediğimiz bu davranışları kendi hayatımızda tekrar etmeye başlayabiliriz.
Kuşaklararası Aktarım ve Psikolojik Miras
Psikoloji, yalnızca davranışların değil; duyguların, inançların ve ilişki kurma biçimlerinin de nesiller arasında aktarılabildiğini söyler. Kuşaklararası aktarım çok daha sessiz ve görünmez yollarla gerçekleşir. Bu yollardan birisi, çocuğun ilişkilerin nasıl yaşandığını öğrendiği gözlem ve model almadır.
Fakat duyguları öğrendiği nokta, büyük ölçüde Bağlanma Kuramı ile şekillenir. Çocuk, bakım veren ile kurduğu ilişki üzerinden dünyayı anlamlandırmaya başlar. İhtiyaçları karşılanıyorsa güvende hissetmeyi, görmezden geliniyorsa ise yalnız kalmayı öğrenir. Kaygılı bir anneyle büyüyen bir çocuk, dünyayı daha tehlikeli algılayabilir. Bu nedenle kişi büyüdüğünde ilişkilerinde tanıdık olana yönelme eğilimi gösterebilir. Ve tekrar eden bu ilişki örüntülerini çoğu zaman “kader” olarak adlandırabilir.
Epigenetik: Biyolojik Ama Değişebilir Bir Miras
Kuşaklararası aktarımın biyolojik boyutunu da göz ardı etmemek gerekir. Epigenetik alanındaki çalışmalar, yaşanan stres ve travmaların genlerin çalışma biçimini etkileyebileceğini gösterir. Yani annemizin yaşadığı zorlayıcı deneyimler ya da beslenme alışkanlıkları gibi birçok etken, bazı genlerin daha aktif ya da daha pasif çalışmasına neden olabilir.
Bu tür bir biyolojik miras, stres hormonu düzeyimizi ve stresle başa çıkma biçimimizi dolaylı olarak etkileyebilir. Epigenetiğin en dikkat çekici yanı ise bu etkilerin kalıcı olmak zorunda olmamasıdır. Epigenetik miras esnektir; sağlıklı bir çevre, yeni deneyimler ve kazanılan farkındalık, bu etkilerin değişmesine katkı sağlayabilir. Bu yüzden geçmişin izlerini taşıyor olmamız, aynı hikâyeyi yaşamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Sonuç: Kader mi, Fark Edilmemiş Örüntüler m?
“Kızlar annelerinin kaderini mi yaşar?” sorusuna geldiğimizde, artık cevabın net bir şekilde “hayır” olduğunu söyleyebiliriz. Kader diye adlandırdığımız şey, çoğu zaman fark edilmemiş örüntülerden ibarettir.
Bu örüntüleri görmek, onları sürdürmek zorunda olmadığımızı fark etmenin ilk adımıdır. Ve fark ettiğimiz anda, hikâyemiz değişmeye başlar.


