“Sevdiğin işi yaparsan hayatın boyunca bir gün bile çalışmış olmazsın” cümlesi, modern çalışma hayatının en büyük illüzyonlarından biri olmaya devam ediyor. Hepimiz bu vaadin peşinden koştuk; tutkumuz olan mesleği bulalım, sabahları keyifle uyanalım ve işimizi “iş” gibi görmeyelim istedik. Peki, neden bugün birçoğumuz o çok sevdiğimiz mesleği icra ederken bile kendimizi yaptığımız işten kopmuş, tükenmiş, yetersiz ve ciddi anlamda uzaklaşmış hissediyoruz?
Sorun belki de mesleğimizde değil, yaptığımız o mesleği içine hapsettiğimiz kurumsal dünyada olabilir. Aslında hepimiz işe bir “psikolojik sözleşme” ile başlıyoruz. Kağıt üzerinde yazan maddelerin ötesinde, kendi kendimize bir söz veriyoruz: “Ben buraya zekamı, emeğimi ve heyecanımı koyacağım; karşılığında da değer göreceğim, yaratıcılığım önemsenecek ve bu işin bir anlamı olacak.” Ancak zaman geçtikçe o sözleşme görünmez bir şekilde bozulmaya başlıyor. Sabah işe büyük bir hevesle başlıyorsun ama gün içinde o hevesini sistematik olarak törpüleyen bir şeyler oluyor. Belki ucu bucağı belli olmayan, kimsenin bir karara varmadığı o toplantılar, belki seni sadece bir “çark” gibi gören hiyerarşik duvarlar, belki de her şeyi ama her şeyi raporlamanı bekleyen o boğucu bürokrasi…
İnsan, otonomisini, yani işinin sahibi olma hissini kaybettiği an o işten soğumaya başlıyor. Kendi uzmanlığınla çözüm üretmek varken, her küçük adımda birinden onay beklemek, fikrinin aslında pek de bir önemi olmadığını anlamak, tutkunu sadece bir “mesai doldurma” çabasına indirgiyor. Bir süre sonra işe, yapmak istediğin şeyleri gerçekleştireceğin bir alan olarak değil, sadece bitmesi gereken bir süre olarak bakmaya başlıyorsun. Bu durum, aslında bir mesleki vazgeçiş değil; aksine, o kurumsal yapının sunduğu adaletsizliklere, liyakatsizliğe ve o “anlamsızlık” hissine karşı geliştirilen bir tür savunma mekanizması.
İnsan, potansiyelini beslemeyen bir iklimde uzun süre kalamaz. Organizasyonel davranış kuramları bize şunu öğretir: Birey, emeğinin karşılığını sadece maaşla değil, kurumun kültürel ikliminden aldığı değerle ölçer. Kurumsal kültür bu temel ihtiyaçları sürekli görmezden gelip seni sadece bir “kaynak” olarak görürse, sen de bir noktada duygusal olarak geri çekiliyorsun. Zira insan, makine değildir; takdir edilmediği ve sürekli bir duvarla karşılaştığı yerde kendi ışığını söndürmek zorunda kalır. Sonuçta profesyonel bir insan, aslında işinden değil; işinin anlamını elinden alan o boğucu atmosferden istifa eder. Sevdiğimiz işten soğumamızın sebebi mesleğimiz değil, o mesleği yaşamamıza izin vermeyen sistemin ta kendisidir.
Artık “işi sevmek” kadar, o işi yaparken kendimiz olabileceğimiz sağlıklı iklimleri talep etmek de boynumuzun borcu. Tutku, ancak değer gördüğü yerde yeşerebilir; aksi takdirde en sevdiğimiz iş bile bizi bir gün gelip tüketen, sadece bir var olma savaşına dönüştüren ağır bir yüke dönüşecektir. Unutmayın, gerçek profesyonellik, mesleki aşkı kurumsal çıkmazlarla takas etmemektir.


