Hiç kendi isteklerinizi göz ardı ettiğinizi, beklentilerinizi duymazdan geldiğinizi, hedeflerinizi ertelediğinizi; kısacası kendinizden uzaklaştığınızı hissettiniz mi? Peki, eğer hissettiyseniz bunun nasıl olduğunu, hangi sebeplerden kaynaklandığını ve sonuçlarının size nasıl dönebildiğini fark edebildiniz mi? Eğer bütün bunları yapabildiyseniz tebrikler. Gerektiğinde hayır diyemediğinizi, sınır koyamadığınızı görebilmeye başlamışsınız demektir. Ya da en azından bunu görebilmeye çok yaklaşmışsınız demektir.
Bazen sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanların bizlere sunduğu teklifleri onlar üzülmesin diye geri çeviremiyor, o an kendimiz için ihtiyacımız olan durumları erteleyebiliyoruz. Böyle anlarda sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanları kırmadığımızı, onlara değer verdiğimizi gösterdiğimizi düşünüyoruz. Fakat bilmiyoruz ki onlara değer verirken kendi değerimizi hiçe sayıyor ve asıl kendimizi kırıyoruz. Ve yine bilmiyoruz ki onlara istediğimiz değeri verebilmemiz için önce kendi değerimizi hatırlamamız gerekiyor.
Siz hiç kendi kalbinizi kendiniz kırdınız mı? Karşımızdaki insanlara hayır demeyip onların kalbini kırmamaya çalışırken aslında kendi kalbimizi kırıyoruz. Ah be güzel insan! Önce sen kendin önemlisin, değerlisin. Ne olur şu hayırı diyemeyip, sınırlarını koruyamayıp da kendi değerini görmezden gelme. Hadi gelin birlikte şimdi şu hayır deme ve sınır koyma konusuna yakından bakalım.
Kendinden Uzaklaşma Nasıl Başlar?
İnsan, kendinden uzaklaşmanın çoğu zaman büyük kopmalarla değil, küçük ve fark edilmesi zor adımlarla başladığını fark etmez. Bu uzaklaşma genellikle iyi niyetle başlar. Kişi, çevresindekileri kırmamak, yanlış anlaşılmamak ya da sevilmeye devam etmek için kendi isteklerini geri plana atar. İlk başta bu durum geçici gibi görünür. “Şimdilik idare edeyim” ya da “bu seferlik önemli değil” gibi düşüncelerle kendini ikna eder.
Ancak zamanla bu geçici durum kalıcı bir hâl alır ve kişi farkına varmadan kendi sınırlarını sürekli ihlal etmeye başlar. Hayır diyememek, çoğu zaman çocukluktan öğrenilen kalıplarla yakından ilişkili olabilmektedir. Uyumlu olmanın, fedakâr görünmenin ve her koşulda anlayışlı davranmanın yüceltildiği ortamlarda büyüyen birey, kendi ihtiyaçlarını dile getirmeyi ayıp ya da bencillik olarak algılayabilir.
Sınırların Kaybolduğu Nokta
Bu nedenle rahatsız olduğu hâlde sesini çıkarmaz, istemediği durumlara katlanır ve içten içe yorulduğunu hissetse bile bunu belli etmez. Kendi duygularını bastırdıkça, başkalarının duygularını daha fazla önemser. Fakat bu durum, kişinin iç dünyasında derin bir dengesizlik yaratır.
Zaman içinde kişi, ne istediğini sormayı bırakır. Bunun yerine “karşımdaki ne ister”, “benden ne bekleniyor” ya da “bunu yapmazsam ne olur” gibi sorularla yaşamaya başlar. Böylece kendi hayatının merkezinden yavaş yavaş çekilir. Kendi kararlarını almak yerine, başkalarının onayını almaya ihtiyaç duyar. Bu durum, kişinin özgüven duygusunu zedelerken aynı zamanda kendilik algısını da zayıflatır. İnsan artık kendi hayatında bir özne gibi değil, başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir figür gibi hisseder.
Duygusal Tükenmişliğin Sessiz Yükü
Sınır koyamamanın en ağır sonuçlarından biri de duygusal tükenmişlik olabilmektedir. Kişi, sürekli vermekten, uyum sağlamaktan ve idare etmekten yorulur. Ancak bu yorgunluğun kaynağını tam olarak adlandıramaz. Çünkü çevresindekiler onun ne kadar fedakâr ve anlayışlı olduğunu söylerken, o neden bu kadar boş hissettiğini anlayamaz.
Bastırılan öfke, dile getirilemeyen kırgınlıklar ve görmezden gelinen ihtiyaçlar zamanla içsel bir yük hâline gelir. Bu yük taşındıkça ağırlaşır ve kişinin duygusal tükenmişlik yaşamasına zemin hazırlar.
Hayır Demenin Korkusu ve Bedeli
Hayır demek, çoğu insan için yalnız kalma korkusunu da beraberinde getirir. Kişi, sınır koyarsa sevilmeyeceğini ya da terk edileceğini düşünebilir. Bu nedenle ilişkilerinde kendini feda etmeyi tercih eder. Oysa sınırların olmadığı ilişkiler sağlıklı değil, dengesiz ilişkilerdir.
Bu ilişkilerde kişi olduğu hâliyle değil, sürekli veren ve alttan alan hâliyle kabul edilir. Bu da uzun vadede değersizlik hissini besler ve kişinin kendine olan saygısını zedeler.
Kendinle Yeniden Bağ Kurmak
Kendinden uzaklaşan insan, bunu genellikle bir anda fark etmez. Bir sabah uyanıp her şeyin ters gittiğini düşünmez. Daha çok artan bir huzursuzluk, açıklanamayan bir mutsuzluk ve sürekli bir yorgunluk hissiyle karşı karşıya kalır. Eskiden keyif aldığı şeyler anlamsızlaşır, motivasyonu azalır ve hayata karşı isteksizleşir. Bu noktada kişi, aslında hayattan değil, kendisinden uzaklaştığını fark etmeye başlar.
Sınır koymayı öğrenmek, kişinin kendisiyle yeniden bağ kurmasını sağlar. Kendisine yaklaşmasını mümkün kılar. Hayır demek, karşıdakini reddetmek değil; kendi varlığını kabul etmektir. Kişi sınır koydukça kim olduğunu, ne istediğini ve neye tahammül edemediğini daha net görür. Bu süreç kolay değildir ve bazı ilişkilerin sona ermesine neden olabilir. Ancak kaybedilen ilişkilerden çok daha değerli bir şey kazanılır: kişinin kendisi. Çünkü insan, başkalarının beklentilerine göre yaşamayı bıraktığında gerçekten yaşamaya başlar. Yaşadığını hisseden kişi, sınırlarını çizebildiği hayatında kendiyle barışık bir yaşam sürmüş olur.


