Popüler bir söylemin ardındaki soru; son yıllarda ebeveyn toplantılarında, okul koridorlarında ve sosyal medya tartışmalarında benzer bir cümle sıkça duyuluyor: “Artık kızlar çok güçlü, erkekler ise prenses gibi büyütülüyor.” Bu ifade kimi zaman kaygı, kimi zaman eleştiri, kimi zaman da nostaljik bir özlemle dile getiriliyor. Günümüz gençliğinin kırılganlaştığı, özellikle erkek çocukların sorumluluk almaktan kaçındığı ve buna karşılık kız çocuklarının erken yaşta olgunlaştığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş durumda. Ancak bu gözlem gerçekten yeni bir toplumsal dönüşüme mi işaret ediyor, yoksa geçmişi olduğundan daha dengeli hatırlama eğilimimizin bir ürünü mü? Bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca bugünün davranışlarına değil, tarihsel sürekliliğe ve psikolojik gelişim ilkelerine birlikte bakmak gerekir.
Tarihsel Süreklilik: Kadınların Görünmeyen Dayanıklılığı
Kadınların son yıllarda “güçlendiği” iddiası ilk bakışta ikna edici görünse de tarihsel gerçeklik daha karmaşık bir tablo sunar. Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde kadınlar uzun zamandır hem üretim hem bakım emeğini eş zamanlı taşımaktadır. Kırsal yaşamda tarlada çalışan, hayvancılıkla uğraşan, aynı zamanda evin tüm sorumluluğunu üstlenen kadın figürü sıradan bir gündelikliktir. Göçmen topluluklarda, savaş sonrası ekonomilerde ya da düşük gelirli ailelerde de benzer bir çift yükten söz etmek mümkündür. Kadınlar yalnızca duygusal bakımın değil, ekonomik sürdürülebilirliğin de taşıyıcısı olmuştur. Bu nedenle “güçlü kadın” imgesi yeni bir karakter değil, uzun süredir var olan bir gerçekliğin geç fark edilmiş adıdır. Değişen şey gücün kendisi değil, ona yüklenen sembolik değerdir.
Geçmiş Erkeklik Deneyimi: Erken Sorumluluk ve İşlevsel Özerklik
Benzer biçimde geçmiş kuşak erkekleri de bugünkünden farklı bir gelişim hattı izliyordu. Duygusal ifadeye alan tanınmıyor, kırılganlık çoğu zaman bastırılıyordu; ancak sorumluluk beklentisi belirgindi. Erkek çocuklar küçük yaşlardan itibaren çalışmaya, aile işlerine katkı sunmaya ve kendi başına karar almaya yönlendiriliyordu. Bu katı yapı pek çok psikolojik maliyet doğurmuş olsa da işlevsel bir bağımsızlık gelişimini destekliyordu. Kısacası eski model ideal değildi, fakat erken sorumluluk deneyimi bireysel yeterlilik hissini güçlendiriyordu. Bugün özlenen şey belki de bu işlevsellik duygusudur.
Günümüz Ebeveynliği: Koruma ile Kısıtlama Arasında
Günümüzde ise özellikle kentli ailelerde çocuk merkezli bir ebeveynlik anlayışı yaygınlaşmıştır. Çocuğu zorlanmaktan koruma, hata yapmasını engelleme ve konforunu artırma eğilimi belirgindir. Literatürde “helikopter ebeveynlik” olarak tanımlanan bu yaklaşım, iyi niyetli olsa da gelişimsel açıdan çelişkili sonuçlar doğurabilir. Bandura’nın (1997) öz-yeterlik kuramına göre bireyler yetkinlik duygusunu doğrudan deneyim yoluyla geliştirir. Sürekli müdahale edilen bir çocuk ise sorun çözme pratiğinden mahrum kalır. Zorlukla karşılaşmayan birey, baş etme becerisi de geliştiremez. Böylece güvenlik artarken psikolojik dayanıklılık azalabilir.
Psikolojik Sonuçlar: Cinsiyete Göre Farklılaşan Yükler
Bu gelişimsel sınırlılık her iki cinsiyeti de etkiler; ancak toplumsal beklentiler nedeniyle sonuçlar farklılaşabilir. Erkek çocuklarda sorumluluğun ertelenmesi, karar almaktan kaçınma ve dışsal bağımlılık daha sık gözlenebilirken, kız çocuklarında erken olgunlaşma, aşırı sorumluluk alma ve performans baskısı dikkat çekmektedir. Seligman’ın (1975) öğrenilmiş çaresizlik modeli, kontrol duygusunun zayıfladığı ortamlarda pasifliğin arttığını göstermektedir. Buna karşılık sürekli yüksek beklenti altında büyüyen çocuklarda ise tükenmişlik ve kaygı belirtileri artmaktadır. Böylece bir uçta kaçınma, diğer uçta aşırı yüklenme ortaya çıkmakta; her iki durumda da psikolojik iyilik hâli zedelenmektedir.
Küresel Karşılaştırmalar: Ortak Bir Nesil Deneyimi
Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde genç yetişkinlerin ebeveynlerine ekonomik ve duygusal bağımlılığının arttığı, bağımsız yaşama geçiş yaşının geciktiği bildirilmektedir. Doğu Asya ülkelerinde akademik rekabet özellikle kız öğrencilerde yüksek stres ve tükenmişlikle ilişkilendirilmektedir. İskandinav toplumlarında eşitlik politikalarına rağmen gençlerde yalnızlık ve kimlik belirsizliği artmaktadır. Türkiye’de ise güçlü aile bağları koruyucu bir işlev görürken, aynı zamanda bireyselleşmeyi geciktirebilmektedir. Tüm bu örnekler, meselenin kültürel olmaktan çok kuşaksal ve gelişimsel bir nitelik taşıdığını göstermektedir.
Algının İnşası: Sosyal Öğrenme ve Toplumsal Mesajlar
Toplumsal cinsiyet rolleri biyolojik kaderden çok sosyal öğrenmenin ürünüdür. Bem’in (1981) toplumsal cinsiyet şeması kuramı, çocukların hangi davranışların ödüllendirildiğini gözlemleyerek kimlik geliştirdiğini öne sürer. Bugün kızlara “güçlü ol, kendi ayakların üzerinde dur” mesajı daha sık verilirken, erkeklere “incinme, korun, acele etme” mesajı iletilmesi rol algısında tersine bir denge yaratmaktadır. Ancak bu değişim gerçek bir güç transferinden ziyade beklenti farklılaşmasıdır. “Prenses erkekler” ve “süper kadınlar” ifadeleri karmaşık bir toplumsal dönüşümü basitleştiren metaforlardır.
Güç Değil, Dengenin Peşinde
Sonuç olarak tartışmayı hangi cinsiyetin güçlendiği üzerinden yürütmek yanıltıcıdır. Asıl belirleyici olan çocukların ne kadar sorumluluk alabildiği, ne ölçüde özerklik geliştirebildiği ve zorluklarla baş etmeyi öğrenip öğrenmediğidir. Dayanıklılık, öz-yeterlik ve psikolojik esneklik tüm çocuklar için gereklidir. Çocukların ne prenses ne de kahraman olmaya ihtiyacı vardır; ihtiyaç duydukları şey deneyimleme, hata yapma ve yeniden deneme fırsatlarıdır. Değişen rollerden çok, rollere yüklediğimiz anlamları sorguladığımızda daha dengeli bir kuşak yetiştirmek mümkün olacaktır.
Kaynakça
Bandura, A. (1997). Self-efficacy: The exercise of control. W. H. Freeman. Bem, S. L. (1981). Gender schema theory: A cognitive account of sex typing. Psychological Review, 88(4), 354–364. https://doi.org/10.1037/0033-295X.88.4.354 Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On depression, development, and death. W. H. Freeman. Segrin, C., Woszidlo, A., Givertz, M., Bauer, A., & Murphy, M. T. (2013). The association between overparenting, parent–child communication, and entitlement and adaptive traits in adult children. Journal of Social and Clinical Psychology, 32(6), 569–595. https://doi.org/10.1521/jscp.2013.32.6.569 Padilla-Walker, L. M., & Nelson, L. J. (2012). Black hawk down? Establishing helicopter parenting as a distinct construct from other forms of parental control during emerging adulthood. Journal of Adolescence, 35(5), 1177–1190. https://doi.org/10.1016/j.adolescence.2012.03.007


