Çarşamba, Eylül 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Persona filmi üzerinden kimlik inşası ve varoluş çabası

Persona Filmi Üzerinden Kimlik İnşası ve Varoluş Çabası

Persona, 1966’da yayınlanan Ingmar Bergman’ın yönettiği başyapıtlarından biridir. Bergman’ın filmleri biçim yönüyle de yenilikçidir ve özellikle Persona filmi ‘sanat’ filmi olarak yorumlanır (Akbulut, 2004). Film, Elektra oyununu sahnelerken aniden kimseyle konuşmayan aktrist Elisabeth ile ona bakması için görevlendirilen hemşire Alma arasındaki ilişkiyi, kimliklerinin bir potada nasıl eridiğini, kimliğin akışkan yapısını, kadınlık ve annelik üzerine yüzleşmeleri gibi konuları ele alır. Filmin başlarında rahatsız edici görüntüler (morg, çivilenen el, kurban edilen hayvan, örümcek gibi) sunulur. Bu, hem Bergman’ın seyirciye bunun bir film ve kurmaca olduğunu hatırlatmasıdır hem de seyirci Lacan’ın gerçek (Reel) dediği travmatik çekirdekle karşılaşır ve kaygı yaratır. Bakış; kesin anlamını bilmediğimizdir, varoluşumuzun parçasıdır, hâkim olan göz vasfımızın yitirilebileceğidir (Ümer, 2018). Seyirci bakışa (Gaze) yakalanarak izlediği şeyin öznesi değil nesnesine dönüşür. Başka bir bakışa yakalanma anı ise Elisabeth’in televizyonda Vietnam protestoları sırasında kendini yakan adamı görmesidir. O an gerçek (reel) ile karşılaşan Elisabeth, dehşete kapılırken hem o hem de biz bakışa (Gaze) yakalanırız. Çocuğun annesinin portresine (Alma ve Elisabeth’in yüzlerinin karışımı) uzanmaya çalışır ama o da bir ekrandan izliyormuş gibi uzaktır, ulaşamaz. İstenmeyen çocuğu temsil eder. Lacan’a göre insan eksik bir varlıktır. Anneyle bir daha tam olamayacaktır ve bu eksiklikte çocukta arzu yaratır. Annesinin eksikliğini doldurmaya ve buna ulaşmaya çalışır; bu ulaşmaya çalıştığı ama ulaşamayacağı şey ‘objet petit a (küçük nesne a)’dır. Seyirci kendi eksikliğini de görür ve kendi arzularını da ortaya çıkarır sinemada. Filmin sonunda tekrar bu görüntülerin verilmesi seyirciye filmin bittiğini ve bunun film olduğu gerçeğini tekrar verir. Freud’a göre tekrarlama; bastırılanın geri dönüşüdür, Lacan için gerçekle yüzleşmenin tekrarıdır ‘Tuche’ adını verdiği gösteren olamayandır (Erol, 2022). Film, Elisabeth’in hastaneye yatmasıyla başlar ve doktoru hemşire Alma ile beraber göl evine gitmelerinin ona iyi geleceğini söyler. İki kadının içsel çatışmaları, bastırılan bilinçdışı arzular ve dürtülerini, özdeşimleri ve Ötekiyle benlik kurma sonucu kimliklerinin birbiriyle karışması anlatılır.

Sessizlik

Elisabeth’in Elektra oyunundan sonra sessizleşmesi ironiktir çünkü Elektra, annesini (Klytaimestra) babasını aldattığı için kardeşine öldürten bir karakterdir. Klytaimestra, annelik duygusu olmayan ve oğlunun ölüm haberine sevinen bir kadın olarak tanımlanır tragedyada. Elisabeth’in de bir oğlu vardır; ancak Elisabeth sırf iyi bir aktör kimliğine sahip olmak için anne olmuştur ve aslında içten içe oğlunun ölmesini istemektedir. Bu oyundan sonra susması, kendi oğlunun ölmesini istemesine karşılık suçluluk duyması ve annelik rolünü reddetmesi ile ilişkilendirilebilir. Dil ve kültür, Lacan’a göre sembolik düzenin alanıdır. Lacan’a göre birey simgesel alana girdiğinde ‘babanın yasası’ ile karşılaşacaktır (Akbulut, 2004). Dil, ötekinin alanıdır ve birey, dile girdiğinde aynı zamanda kültürel kodlarla simgesellik, otantikliği kaldıracak kendisine yabancılaşacaktır (Sekmen, 2022). Elisabeth’in babanın adını reddettiği, babanın otoritesi (eşi, dil, toplum) altına girmeyi kabul etmediği ve bilinçli olarak susmayı tercih ettiği görülür. Bu sessizlik, semptom olarak da bastırılanın geri dönüşüdür. Bastırılan arzuların ve dürtülerin geri dönüşüdür. Elisabeth’in örnek kadın olan personası, bastırılan arzular ve dürtülerin oyunda geri dönüşüyle çöker. Elisabeth’in suskunluğu bir güç haline de gelir; onun sessizliği Alma’nın kendisini ona açmasını ve bütün arzularını, suçluluklarını, kendi pişmanlıklarını anlatmasını sağlar. Bergman için sessizlik aslında filmlerinde görülen bir temadır ve Tanrı’nın sessizliğinin insanı çıldırtması gibi burada da Elisabeth’in sessizliğinde Alma, çıldırır ve saldırganlaşmaya başlar. Alma’nın, Elisabeth’in doktoruna yazdığı mektubunda Alma’yı analiz ettiğini okuması, kendini güçsüz ve ihanete uğramış hissetmesine neden olmuştur. İleride bu hissin nasıl kırılma yaşattığı ve Alma’nın intikam düşüncesine dönüştüğü gösterilir.

Kimliğin İnşası ve Bulanıklığı

Filmin adını da aldığı Persona kavramı; Jung’a göre sahnelediğimiz, toplumsal maskelerimizdir. Elisabeth’in tiyatrocu olması, toplumsal rollere uymak için iyi bir eş ve iyi bir anne olmaya çalışması persona ile ilişkilendirilebilir. Elisabeth’in suskunluğu, her şeyi yalan bulması, bu personayı devam ettirmek istememesi ile de açıklanabilir. Doktoru bunu ‘Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Olur gibi görünmek değil, var olmak. Başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki arasındaki o yarılma… her ses, her kelime yalan. Her jest sahte. Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi. İntihar etmek. Hayır. İnsan yapamaz ama susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez’ sözleriyle ifade ediyor. Elisabeth, iyi anne, iyi eş, iyi sanatçı rolünü artık oynamak istemez. Suskunluğu, bir kadının var olma, personasından sıyrılıp kendi kimliğini bulma direnişi ile de açıklanabilir. Alma ise Jung’un gölge dediği bastırdığımız, karanlık tarafımızı temsil eder. Alma’nın cinsel suçluluklarından bahsetmesi, çocuk aldırdığını itiraf etmesi buna örnek olabilir. Filmde iki kadının yüzlerinin birleştiğini görürüz; bu, personamızın ve gölgemizin bir bedende somutlanmış halidir. Aynı zamanda bu yüzlerin birleşimini Lacanyen perspektifte öznenin kurulması için Ötekiye olan ihtiyaç ile açıklayabiliriz. Özne kurulurken ayna evresi denilen bir evreden geçer. Çocuk, aynadan bedenini tam olarak algılar ve bu tamlık ilizyon yaratır; çocuğun kendine yabancılaşma anıdır. Ayna evresinde çocuk, anneden bağımsız bir özne olduğunu kavramaya başlar. Filme baktığımızda Alma’nın, Elisabeth’le benzediklerini düşünmesi, ikisinin yüzlerinin birleşme anı, birbirlerinin yansımalarından kimliklerini kurduklarını, kimliklerinin birbirine karıştığını ve ben ayrımının olmadığını gösterir. Elisabeth’in eşinin konuştuğu sahnede, Alma’nın Elisabeth gibi davranması bu kimlik ayrımının olmadığını göstermektedir. Alma’nın bakım veren hemşire rolünden dinlenilen hasta konuma geçmesi ve rollerini değiştirmeleri de bu kimliklerinin birbirine karışmasına neden olmuş olabilir. Alma, Elisabeth’in doktora yazdığı mektubu okuduktan sonra kendisini zayıf hissetmiş ve bu kimliğin birbirine girmiş yapısını fark etmiştir. Bu mektuptan sonra bardak kırılır; bu film içinde dönüm noktasıdır. Alma için kimliğini geri kazanması gerektiğini fark ettiği andır ve Elisabeth’i konuşturmaya çalışarak ondan intikam almaya çalışır, şiddetle, korkutarak onu konuşturmaya çalışır ve artık bu göl evinden gitmek istediğini söyler. Film sonunda Alma tekrar hemşireliğe döner ve ayrı bir kimlik kazanmaya çalışır. Ama bu geri dönüş, ilk baştaki halinden de farklıdır; eskisi gibi değildir. Film, kesin bir son vermez, bir çözüm yolu sunmaz.

Sonuç

Film, kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçmiş yapısıyla bir bütün ve sabit kimlik inancını kırmıştır. Kimliğin kırılgan yapısı ve akışkan görüntüsü yansıtılmıştır. Kadınların toplumsal rollerle bastırıldığı eş ve anne rolünün dayatılmasının kadını nasıl ezdiğini ve personası haline geldiğini anlatmaktadır. Buradaki sessizlik, bir kadının otoriteye, erkek egemenliğinin altında bulunmaya ve toplumsal rollere bir direniş gibidir. Lacanyen perspektifte kimlik sabit ve sürekli bir yapı değildir; aksine bölünmüş bir özne vardır. Kimlik oluşumu için ötekinin varlığına ihtiyaç duyarız ve ötekinden ayrışıp ben olma çabası veririz. Burada karakterlerin nasıl iç içe geçebileceği ve kimliğin bölümleneceği vurgusu dikkat çekmektedir.

Kaynakça

  • Akbulut, H. (2004). Bir Varoluş Sorunsalı: Persona. Kültür ve İletişim, 7 (1)(13), 71-100. https://izlik.org/JA25WH27TT
  • Ümer, E. (2018). LACANCI BAKIŞ KAVRAMI ve İMGENİN BAKIŞI. Yıldız Journal of Art and Design, 5(2), 47-66. https://izlik.org/JA29EU85WF
  • Erol, E. (2022). GERÇEĞİN FANTEZİ İLE İMTİHANI: LACANCI PSİKANALİZ KAVRAMLAR ÇERÇEVESİNDE “EYES WIDE SHUT” FİLMİNİN ANALİZİ. International Journal of Communication and Media Research, 2(2), 76-87. https://izlik.org/JA57LP92MT
Şeyda Nur Cantürk
Şeyda Nur Cantürk
Psikoloji mezunuyum.İkinci üniversite olarak çocuk gelişimi okumaktayım. Alanımda kendimi geliştirmek istediğim için eğitimlere, seminerlere katılmaktayım. Klinik psikolojiye olan ilgimi bilişsel kuramlarla harmanlayarak eklektik bir yaklaşımla farklı psikoterapileri bir araya getirme çabası, yazılarıma disiplinlerarası bir derinlik kazandırır. Tek doğru yoktur görüşünü savunmaktayım. Psikolojik kuramları gündelik hayatla buluşturmayı, akademik bilgiyi anlaşılabilir dille aktarmayı amaçlamaktayım. Psikolojiyi sadece okunan değil hissedilen bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar