Perşembe, Haziran 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Persona filmi üzerinden kimlik inşası ve varoluş çabası

Persona, 1966 yılında yayınlanan Ingmar Bergman’ın başyapıtlarından biridir. Bergman’ın filmleri, biçimsel açıdan yenilikçi özellikler taşır ve özellikle Persona, ‘sanat’ filmi olarak yorumlanır (Akbulut, 2004). Film, Elektra oyununu sahnelerken aniden kimseyle konuşmayan aktrist Elisabeth ile ona bakması için görevlendirilen hemşire Alma arasındaki ilişkiyi, kimliklerin nasıl eridiğini, kimliğin akışkan yapısını ve kadınlık ile annelik üzerine yüzleşmeleri gibi konuları ele alır. Filmin başlarında sunulan rahatsız edici görüntüler (morg, çivilenen el, kurban edilen hayvan, örümcek gibi) hem Bergman’ın seyirciye bunun bir film ve kurmaca olduğunu hatırlatmasıdır, hem de seyirciyi Lacan’ın gerçek (Reel) dediği travmatik çekirdekle karşılaştırarak kaygı yaratır. Bakış; kesin anlamını bilmediğimiz bir olgudur ve varoluşumuzun parçasıdır; hakim olan göz vasfımızın yitirilebileceği gerçeğini taşır (Ümer, 2018). Seyirci, bakışa (Gaze) yakalanarak izlediği şeyin öznesi değil, nesnesine dönüşür. Elisabeth’in televizyonda Vietnam protestoları sırasında kendini yakan adamı görmesi, başka bir bakışa yakalanma anıdır. O an gerçek (reel) ile karşılaşan Elisabeth, dehşete kapılırken hem o hem de biz bakışa (Gaze) yakalanırız. Çocuğun annesinin portresine (Alma ve Elisabeth’in yüzlerinin karışımı) uzanmaya çalışması, ama o da bir ekrandan izliyormuş gibi uzakta kalması, istenmeyen çocuğu temsil eder. Lacan’a göre insan eksik bir varlıktır; anneyle bir daha tam olamayacaktır ve bu eksiklik, çocukta arzu yaratır. Annesinin eksikliğini doldurmaya çalışırken ulaşmaya çalıştığı ama asla ulaşamayacağı şey ‘objet petit a (küçük nesne a)’dır. Seyirci, kendi eksikliğini görür ve arzularını sinemada ortaya çıkarır. Filmin sonunda tekrar bu görüntülerin verilmesi, seyirciye filmin bittiğini ve bunun bir film olduğu gerçeğini hatırlatır. Freud’a göre tekrarlama; bastırılanın geri dönüşüdür, Lacan için ise gerçekle yüzleşmenin tekrarıdır; ‘Tuche’ adını verdiği gösteren olamayandır (Erol, 2022). Film, Elisabeth’in hastaneye yatmasıyla başlar ve doktoru, hemşire Alma ile beraber göl evine gitmelerinin ona iyi geleceğini söyler. İki kadının içsel çatışmaları, bastırılan bilinçdışı arzular ve dürtülerini, özdeşimleri ve Öteki ile benlik kurma sonucu kimliklerinin birbirleriyle karışmasını anlatır.

Sessizlik

Elisabeth’in Elektra oyunundan sonra sessizleşmesi ironiktir; çünkü Elektra, annesini (Klytaimestra) babasını aldattığı için kardeşine öldürten bir karakterdir. Klytaimestra, annelik duygusu olmayan ve oğlunun ölüm haberine sevinen bir kadın olarak tanımlanır. Elisabeth’in de bir oğlu vardır, ancak Elisabeth, sadece iyi bir aktör kimliğine sahip olmak için anne olmuştur ve içten içe oğlunun ölmesini istemektedir. Bu oyundan sonra susması, kendi oğlunun ölmesini istemesine karşılık suçluluk duyması ve annelik rolünü reddetmesi ile ilişkilendirilebilir. Dil ve kültür, Lacan’a göre sembolik düzenin alanıdır. Birey simgesel alana girdiğinde ‘babanın yasası’ ile karşılaşır (Akbulut, 2004). Dil, ötekinin alanıdır ve birey, dile girdiğinde aynı zamanda kültürel kodlarla simgeselliği kaldıracak şekilde kendisine yabancılaşır (Sekmen, 2022). Elisabeth’in babanın adını reddettiği, babanın otoritesi (eşi, dil, toplum) altına girmeyi kabul etmediği ve bilinçli olarak susmayı tercih ettiği görülür. Bu sessizlik, semptom olarak bastırılanın geri dönüşüdür. Elisabeth’in örnek kadın olan personası, bastırılan arzular ve dürtülerin oyunda geri dönüşüyle çöker. Elisabeth’in suskunluğu, bir güç haline gelir; onun sessizliği Alma’nın kendisini ona açmasını ve bütün arzularını, suçluluklarını, kendi pişmanlıklarını anlatmasını sağlar. Bergman için sessizlik, filmlerinde görülen bir temadır ve Tanrı’nın sessizliğinin insanı çıldırtması gibi burada da Elisabeth’in sessizliğinde Alma, çıldırır ve saldırganlaşmaya başlar. Alma’nın, Elisabeth’in doktoruna yazdığı mektubunda Alma’yı analiz ettiğini okuması, kendisini güçsüz ve ihanete uğramış hissetmesine neden olmuştur. İleride bu hissin nasıl bir kırılma yaşattığı ve Alma’nın intikam düşüncesine dönüştüğü gösterilir.

Kimliğin İnşası ve Bulanıklığı

Filmin adını aldığı Persona kavramı, Jung’a göre sahnelediğimiz toplumsal maskelerimizdir. Elisabeth’in tiyatrocu olması, toplumsal rollere uymak için iyi bir eş ve iyi bir anne olmaya çalışması persona ile ilişkilendirilebilir. Elisabeth’in suskunluğu ve her şeyi yalan bulması, bu personayı devam ettirmek istememesi ile de açıklanabilir. Doktoru, “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Olur gibi görünmek değil, var olmak. Başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki arasındaki o yarılma… her ses, her kelime yalan. Her jest sahte. Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi. İntihar etmek. Hayır. İnsan yapamaz ama susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez,” sözleriyle bunu ifade eder. Elisabeth, iyi anne, iyi eş, iyi sanatçı rolünü artık oynamak istemez. Suskunluğu, bir kadının var olma, personasından sıyrılıp kendi kimliğini bulma direnişi ile de açıklanabilir. Alma ise Jung’un gölge dediği, bastırdığımız karanlık tarafımızı temsil eder. Alma’nın cinsel suçluluklarından bahsetmesi ve çocuk aldırdığını itiraf etmesi buna örnek olabilir. Filmde iki kadının yüzlerinin birleştiğini görürüz; bu, personamızın ve gölgemizin bir bedende somutlanmış halidir. Aynı zamanda bu yüzlerin birleşimi, Lacanyen perspektifte öznenin kurulması için Ötekiye olan ihtiyaç ile açıklanabilir. Özne, kurulurken ayna evresi denilen bir evreden geçer. Çocuk, aynadan bedenini tam olarak algılar ve bu tamlık, ilizyon yaratır; çocuğun kendine yabancılaşma anıdır. Ayna evresinde çocuk, anneden bağımsız bir özne olduğunu kavramaya başlar. Filme baktığımızda Alma’nın, Elisabeth’le benzediklerini düşünmesi ve ikisinin yüzlerinin birleşme anı, birbirlerinin yansımalarından kimliklerini kurduklarını, kimliklerinin birbirine karıştığını ve ben ayrımının olmadığını gösterir. Elisabeth’in eşinin konuştuğu sahnede, Alma’nın Elisabeth gibi davranması bu kimlik ayrımının olmadığını göstermektedir. Alma’nın bakım veren hemşire rolünden dinlenilen hasta konumuna geçmesi ve rollerini değiştirmeleri, kimliklerinin birbirine karışmasına neden olmuş olabilir. Alma, Elisabeth’in doktora yazdığı mektubu okuduktan sonra kendisini zayıf hissetmiş ve bu kimliğin birbirine girmiş yapısını fark etmiştir. Bu mektuptan sonra bardak kırılır; bu, film içinde bir dönüm noktasıdır. Alma için kimliğini geri kazanması gerektiğini fark ettiği andır ve Elisabeth’i konuşturmaya çalışarak ondan intikam almaya çalışır, şiddetle ve korkutarak onu konuşturmaya çalışır ve artık bu göl evinden gitmek istediğini söyler. Film sonunda Alma tekrar hemşireliğe döner ve ayrı bir kimlik kazanmaya çalışır. Ancak bu geri dönüş, ilk baştaki halinden farklıdır; eskisi gibi değildir. Film, kesin bir son vermez ve bir çözüm yolu sunmaz.

Sonuç

Film, kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçmiş yapısıyla sabit kimlik inancını kırmıştır. Kimliğin kırılgan yapısı ve akışkan görüntüsü yansıtılmıştır. Kadınların toplumsal rollerle bastırıldığı, eş ve anne rolünün dayatılmasının kadını nasıl ezdiği ve personası haline geldiği anlatılmaktadır. Buradaki sessizlik, bir kadının otoriteye, erkek egemenliğinin altında bulunmaya ve toplumsal rollere bir direniş gibidir. Lacanyen perspektifte kimlik, sabit ve sürekli bir yapı değildir; aksine bölünmüş bir özne vardır. Kimlik oluşumu için ötekinin varlığına ihtiyaç duyarız ve ötekinden ayrışıp ben olma çabası veririz. Burada karakterlerin nasıl iç içe geçebileceği ve kimliğin bölümleneceği vurgusu dikkat çekmektedir.

Şeyda Nur Cantürk
Şeyda Nur Cantürk
Psikoloji son sınıf öğrencisiyim. İkinci üniversite olarak çocuk gelişimi okumaktayım. Alanımda kendimi geliştirmek istediğim için eğitimlere, seminerlere katılmaktayım. Klinik psikolojiye olan ilgimi bilişsel kuramlarla harmanlayarak eklektik bir yaklaşımla farklı psikoterapileri bir araya getirme çabası, yazılarıma disiplinlerarası bir derinlik kazandırır. Tek doğru yoktur görüşünü savunmaktayım. Psikolojik kuramları gündelik hayatla buluşturmayı, akademik bilgiyi anlaşılabilir dille aktarmayı amaçlamaktayım. Psikolojiyi sadece okunan değil hissedilen bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar