Panik atak, ani başlayan yoğun korku ve bedensel belirtilerle karakterize edilen bir kaygı durumudur. Birey panik atak sırasında çoğunlukla kalp krizi geçirdiğini, nefessiz kalacağını, bayılacağını ya da kontrolünü kaybedeceğini düşünür. Çoğu danışan bu deneyimi ilk yaşadığında kalp krizi geçirdiğini düşünerek acil servise başvurur. Oysa yapılan tetkikler genellikle “normal” çıkar. İşte tam bu noktada kişi için ikinci bir kaygı başlar: “Madem bir şey yok, ben neden böyle hissediyorum?” Bu deneyim son derece gerçek ve sarsıcıdır. Ancak klinik literatür, panik atağın temelinde gerçek bir fiziksel tehlikeden ziyade, bedensel duyumların felaketleştirilerek yanlış yorumlanmasının yattığını göstermektedir. Clark’ın (1986) bilişsel modeline göre panik atak, zararsız bedensel duyumların “tehlike” olarak algılması sonucu ortaya çıkan bir yanlış alarm durumudur.
David M. Clark’ın geliştirdiği bilişsel modele göre panik atak, bedensel duyumların yanlış yorumlanması sonucu ortaya çıkar. Örneğin kalp atışının hızlanması “heyecan” ya da “yorgunluk” yerine “kalp krizi geçiriyorum” şeklinde yorumlanır. Bu felaketleştirme düşüncesi kaygıyı artırır; artan kaygı kalp atışını daha da hızlandırır ve böylece kısır döngü oluşur.
İnsan beyni, hayatta kalmayı sağlamak üzere tehdit algısına duyarlıdır. LeDoux (1996), amigdalanın tehdit algılandığında hızlı ve otomatik bir şekilde savaş ya da kaç tepkisini başlattığını belirtir. Kalp atışlarının hızlanması, terleme, nefes darlığı, titreme ve baş dönmesi gibi belirtiler bu fizyolojik sistemin doğal çıktılarıdır. Gerçek bir tehlike anında bu sistem koruyucudur. Ancak panik atakta ortada nesnel bir tehdit bulunmaz. Bedensel duyumların yanlış yorumlanması, alarm sisteminin gereksiz yere aktive olmasına yol açar.
Panik atağın sürmesinde güvenlik davranışları merkezi bir rol oynar. Salkovskis (1991), güvenlik davranışlarını bireyin algıladığı tehdidi azaltmak amacıyla gerçekleştirdiği, ancak uzun vadede kaygıyı sürdüren davranışlar olarak tanımlar. Örneğin kişi sürekli nabzını kontrol edebilir, tansiyon aleti taşıyabilir, hastanelere yakın yerlerde bulunmayı tercih edebilir, yanında biri olmadan dışarı çıkmakta zorlanabilir ya da çantasında mutlaka ilaç bulundurabilir. Gündelik hayatta bu davranışlar mantıklı ve koruyucu gibi görünür. Kişi “önlem alıyorum” düşüncesiyle rahatlama yaşar. Ancak bu rahatlama geçicidir.
Güvenlik davranışlarının temel problemi, bireyin öz yeterlilik algısını zayıflatmasıdır. Her seferinde dışsal bir güvenlik unsuruna başvurmak, kişiye şu örtük mesajı verir: “Tek başıma baş edemem.” Bu mesaj zamanla inanca dönüşür. Oysa panik atağın fizyolojik belirtileri rahatsız edici olsa da tehlikeli değildir. Kişi güvenlik davranışlarına başvurmadan belirtilerle kalabildiğinde, beynine yeni bir öğrenme deneyimi sunar. Bu deneyim, panik döngüsünü kırmada kritik öneme sahiptir.
Bilişsel davranışçı kurama göre felaketleştirme, seçici dikkat ve olasılıkları abartma panik bozukluğun sürmesinde belirleyicidir (Beck & Emery, 1985). Kişi kalp atışına odaklandıkça çarpıntıyı daha yoğun algılar; yoğun algıladıkça da kalp krizi geçirme ihtimalini abartır. Bu bilişsel çarpıtmalar kaygıyı artırır ve fizyolojik belirtileri şiddetlendirir. Artan belirtiler ise felaket düşüncelerini güçlendirir. Böylece bilişsel, duygusal ve davranışsal bileşenlerden oluşan bir kısır döngü ortaya çıkar.
Barlow (2002), panik bozukluğun tedavisinde maruz bırakma tekniklerinin önemini vurgular. Maruz bırakma, bireyin korktuğu bedensel duyumlarla kontrollü ve güvenli bir ortamda yüzleşmesini içerir. Örneğin terapide hızlı nefes alıp verme egzersizleriyle baş dönmesi hissi oluşturulabilir. Kişi bu duyumun zararsız olduğunu deneyimlediğinde, felaketleştirme eğilimi zayıflar. Ayrıca güvenlik davranışlarının kademeli olarak azaltılması, öz yeterlilik algısını güçlendirir.
Panik atakta güvenlik anlayışı yalnızca fiziksel önlemlerle sınırlı değildir; psikolojik bir boyutu da vardır. Kişi çoğu zaman “kontrolü kaybetmekten” korkar. Kontrol ihtiyacı arttıkça belirsizliğe tahammül azalır. Oysa terapötik süreçte hedef, güvenliği artırmak değil; belirsizlikle kalabilme kapasitesini geliştirmektir. Bu yaklaşım, üçüncü dalga bilişsel terapilerde de vurgulanan psikolojik esneklik kavramıyla örtüşmektedir.
Gündelik bir ifadeyle söylemek gerekirse panik atak sırasında yaşananlar korkutucudur fakat ölümcül değildir. Kişi her panik anında kaçmak yerine belirtilerle birkaç dakika kalabildiğinde, beynine şu mesajı verir: “Bu durum geçiyor ve ben dayanabiliyorum.” İşte gerçek güvenlik, dışsal önlemlerden ziyade bu içsel dayanıklılıkta gelişir.
Sonuç olarak panik atak, yanlış yorumlanan bedensel duyumların tetiklediği bir alarm durumudur. Güvenlik davranışları kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede kaygının sürmesine katkıda bulunur. İyileşme süreci, bireyin güvenliği dış dünyada aramaktan vazgeçip kendi psikolojik esnekliğini güçlendirmesiyle mümkün olur. Panikle mücadelede asıl dönüşüm, “Güvende miyim?” sorusundan “Bu duyguyla kalabilir miyim?” sorusuna geçişle başlar.
Panik atak, zayıflık ya da irade eksikliği değildir. Aksine, aşırı hassaslaşmış bir alarm sisteminin ürünüdür. Danışanlara çoğu zaman şu metafor yardımcı olur: “Duman alarmı tost yaparken bile çalabilir.” Ortada yangın yoktur, ama alarm gerçektir. İyileşme, alarmı susturmaktan çok onu yeniden kalibre etmekle mümkündür.


