Akli melekeleriniz ne kadar yerinde? Biraz garip biçimde başlanan bir soru gibi gelebilir ancak hayatın tam merkezinde olması gereken bir sorudur. Sizin hukuki ve iktisadi özgürlüğünüz bu sorunun etrafında şekillenir. Ancak bu akli meleke ile kast edilen tam olarak nedir? Bu yazıda tam olarak bunu irdeleyecektir ve amaç temelde toplumsal sistem içerisinde bunun yerini ele almaktır. Yazının işleyiş tarzı temelde aklın sistemdeki yeri ve aklın üzerinedir. Keyifli okumalar.
Aklın Çağında
Aklın doğuşu Batı’da hümanizm hareketleriyle olmuştur. Gelişen anlayışta Descartes’in akli ilkeler ışığında başta kendini ardından Evren’i çözmesi yatar. Genelde Kıta Avrupa’sı aklın üstünlüğüne inanıyordu. Günümüz modern sistemin temelini oluşturan özgürlükçü yani liberal yapı, temelde bu fikirsel çerçeve üzerine inşa edilmiştir. Ünlü İngiliz filozof John Locke her ne kadar deneyci olarak bilinse de kendisi Descartes’in akılcı felsefesine de yabancı değildi. Ondan etkilenerek kurduğu özgürlükçü anlayışın temelinde doğal bir temel olduğunu düşünüyordu. Locke’a göre Tanrı, insanı kendisi gibi akıllı yaratmıştı; öyleyse insan kendi özgürlüğünü belirleyebilen bir varlık olmalıydı. Demokrasi ile özel mülkiyet yani bireyin kendi geleceğini tayin etmesi, Tanrı’nın koyduğu kurallara aykırı değil, bizzat onun ürünüydü. Esasında bunların altında ada Britanya’sının geçirmiş olduğu sancılı bir süreç vardı. Kral ile parlamento arasındaki çatışma zaman zaman nüks etmekteydi. Bu durum İngilizleri iç savaşın eşiğine kadar getirmiş ve sonunda Kral I. Charles’ın idamı ile son bulmuştu. Bu süreçte İngilizler 11 yıllık sonunda diktatörlüğe giden bir demokrasi dönemi yaşamışlardı. En sonunda ise Kral II. Charles’ı tahta geçirdiler. Benzer çatışma II. James döneminde bir daha gündeme geldi; ancak bu sefer hanedanın başka üyesi olan Mary ile Hollanda’nın başında olan kocası William’ın adaya davet ettiler. James devrildi ve yeni kral ile kraliçe parlamentoya karışmayacağına dair bir anlaşma imzaladı. İşte özgürlükçü felsefe tam da bu sancılı sürecin ürünüydü. Yeni doğan demokrasi ile artan insan hakları Locke’u bu fikre yönlendirmişti.
Locke ile benzer dönemde yaşayan Newton ise aklın diğer sınırlarını zorlayarak Tanrı’nın ona bahşettiğini düşündüğü hediye ile yeni bir fizik inşa ediyordu. 18. Yüzyılın ilerleyen aşamalarında Adam Smith ile David Ricardo gene adada modern iktisadi sistemin yani kapitalist yönelimin inşasında yer alıyorlardı. Klasik iktisat esasında özgürlükçü felsefenin başka bir yansımasıydı ve piyasayı düzenleyen Tanrısal eli öne atıyordu. Özgürlükçü felsefenin dini yapıdan kurtulması Fransız devrimi ile Napolyon savaşları sonucunda oldu. Fransa uzun yıllar mutlakiyetçi yapıda yaşamış ve sonunda Aydınlanma ile artan akılcılıkla Kralın kellesini kesmişti. Devrimin ilerleyen yıllarında tahta çıkan Napolyon ise Tanrı’yı değil, çok farklı bir meşruti kaynak belirledi: direkt kendisiydi. Yaptığı reformlar laik eğitim ve ortak bir seküler hukukun temelini hazırlamıştı. 19. Yüzyıl artık aklın çağıydı ve özgürlükçü felsefe de değişmeliydi. Bentham ilk defa ortaya attığı hazcı yaklaşım, toplumun yararı gibi daha dünyevi bir yapıyı temel alıyordu. Artık demokrasi ile bireysel haklar Tanrı’nın değil, aklın ürünüydü.
İlerleyen yıllarda ortaya çıkan Marksist akım, özgürlükçü felsefenin toplumsal yararı yaratmadığını savunarak bir karşı çıkışta bulundu. Buna karşılık özgürlükçü cephe ise toplumu boşlayarak daha soyut bir akım olan Neo Klasik iktisadi yaklaşımla geldi. Böylece duyguları iyice akılsal bir zemine indirerek insanın aklını kişisel fayda üzerinden tanımlamaya başladılar. Bu dönemin en büyük özelliği artık özgürlükçü felsefenin fiziki bir sistem gibi olmasıydı ve analizle olasılık üstünden ölçülüyordu. Carnot’un etkisiyle idealize edilmeye başlanan ölçümler ve marjinal devrim, insanın duygularını kar maksimizasyonu ile faydayla ölçmeye başladı. Artık insan piyasa dinamiklerinin ürünüydü; böylece akıl=kar güdüsü olmuştu. Sanayi çağının dişlileri ruhu da öğütüyordu.
Özellikle gelişen bu sistem, belli başlı istisnaları saymazsak günümüze kadar gelmiştir. Peki, insan psikolojisi bunun neresinde? Genelde Foucault, Szazz ve Deleuze psikiyatriyi de piyasa dinamikleri üzerinden okumaya girişmişti. Baktığımızda Kreaplin ile Riel ile gelişen bilimsel psikiyatri, insanın topluma uyumu ve uyumsuzun kapatılması üzerinden gitmeye başlamıştı. 19. Yüzyılın tutucu ahlakı Freud gibi erken terapistlerin uyuma olan övgüleri de inkar edilemez. Erken dönem tedavi yöntemlerinin acımasızlığı ve kaliteli tedavinin zenginlerin ulaşabileceği bir nokta olması da başka eleştirilebilecek konulardır. 70’lere kadar olan dönem, psikiyatrinin karanlık çağı olarak anılması ve toplumda oluşan ön yargı pek de haksız sayılmaz. Diğer yandan 70 sonrasındaki psikiyatrik uygulamalar bilimsel düzeyde daha ciddi temelleri olsa dahi, temelde toplumsal işlevsellik yani akli olana uygunlukla ölçülmüştü. Üçüncü kuşak terapilerin gelişimi her ne kadar amacı duygu ile olan bağın kurulması olsa da, bunun sistemce servis edilişinde de pek bir fark oluşmadı.
Diğer yandan işin sağlıklı insanlar üzerinden kullanılışını da unutmamak lazım. Taylorizm sanayiye uyguladığı bilimsel yöntem ile psikolojiyi adeta bir işletme mekanizmasına çevirmişti. Henry Ford ise işi biraz daha öteye taşıyıp tüketim kısmına da girmişti. Özellikle Endüstri örgüt psikolojisinin kurulma amacı, psikolojinin işletmedeki kullanımı içindi. İşin en kötüsü, insan gelişimini temel alan insancıl yaklaşım bile kişinin bu akılcı düzende işlevinin artışıydı.
Aklın Yapısı
Aklın toplum içindeki yerine değindik; ancak onun hakkında söylenenler ne kadar doğru? Bir kere akla dair tanımımız 19. Yüzyıl Dünya’sı ile aynı değil. O dönemdeki akılcı olarak anılan kararların artık tamamen doğru olmadığını biliyoruz. Bunda da en büyük etki tabi ki de biyolojik gelişmeler oldu.
Biyolojik gelişmelerin ışığında artık 19. Yüzyılın akılcı yapısının doğru olmadığını biliyoruz. Bunun en büyük kanıtlarından birisi 29 buhranından sonra iktisatçı Keynes’in ortaya attığı hayvansal ruhtu. Piyasadaki görünmez elin çöktüğü kriz, bize akıl üzerine bir sorgulamaya yol açtı. Hayvansal ruh burada bizi insanın duygularına yeniden bir bakışı zorunlu kılıyor esasında.
İnsanın beyinsel evrimi esasında diğer canlılardan bağımsız olarak ele alınamaz. Evrimsel gelişim ile getirdiğimiz içgüdüler var. Burada donma, kaçma, savaşma ve memelilere özgü olan bağ kurma sayılabilir. Memeli beynin en büyük farkı olan bağlanma, anne ile çocuk arasındaki bağın kurulmasını temel olarak sağlarken, diğer sosyal ilişkiler üzerinde de etkisi yadsınamaz. Primatlarda yaşanan daha karmaşık sosyal ilişkilerle daha büyük gruplar gelmeye başladı. Bu sosyalleşme ile insanın beyin yapısında bir değişim olduğu da aşikardır. İşin en garip noktalarından birisi beynin akılla ilişki bölgelerinin de gelişmesini sağlamıştı. Kısaca, duygular gelişirken akılda şekillenmişti ama bildiğimiz biçimde değil.
Bahsettiğim konular, davranışsal iktisat ve evrimsel oyun teorisi üzerinde bir etki bırakmaya başladı. Günümüzde akılcılık, duygular harici düşünülemez hale geliyor. 21. Yüzyıl Dünya’sında sadece akademide değil, pazarlama, sosyal medya algoritmaları ve istihbarat ağlarında çok sık kullanılmaya başladı. Buradaki en önemli yeni felsefi akımlardan bir tanesi de insanın duygularını yönlendirme amacı taşıyan Mimetik teoridir.
Sonuç
İnsan aklı modern sistemi de kursa, günümüzde yetersiz kaldığı aşikardır. Yeni yaklaşımlar ile insanın aklının yeniden yazılması ve duygularını tekrardan dönüşümü, sistem üzerinde ciddi etkilere sahip olmuştur. Ancak hala daha dönüşümün tamamlandığını söylemek doğru olamaz ve olmamalıdır; dönüşüm asla bitmez.
Kaynakça
- Temel Kaynaklar: Mahfi Eğilmez Mikro ve Makro İktisat Gülten Kazgan İktisadi Düşünce


