Çarşamba, Mayıs 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Modern Barbarlık: Medeniyet Maskesinin Altındaki İlkel Saldırganlık

Sabah uyandığımızda ilk işimiz akıllı telefonlarımıza uzanmak oluyor. En son teknolojiyle üretilmiş cam ekranlarda parmaklarımızı gezdirirken, dünyanın öbür ucundaki bir market indiriminden ya da Mars’a gönderilen yeni bir araçtan haberdar olabiliyoruz. Sonra kahvemizi içiyor, ütülü kıyafetlerimizi giyiyor ve “modern” hayatlarımıza karışıyoruz. Buraya kadar her şey ne kadar nazik, ne kadar medeni değil mi? Ama o ekranın bir sonraki kaydırmasında karşımıza çıkan bir görüntü, tüm bu cilalı görüntüyü yerle bir etmeye yetiyor: Yıkılmış binalar, toz toprak içinde ağlayan çocuklar, sadece kimliği veya yaşadığı yer yüzünden hedef alınan siviller…

İşte o an zihnimizde şu soru yankılanıyor: Biz gerçekten medenileştik mi, yoksa sadece vahşetimizi daha şık ambalajlara mı sardık?

İnce Bir Buz Tabakası: Medeniyet

Psikoloji literatüründe sıkça duyduğumuz o meşhur dengeyi düşünelim. Bir yanda bizi biz yapan, sevmeyi, üretmeyi ve yaşatmayı arzulayan o yapıcı güç; diğer yanda ise Freud’un “Thanatos” dediği, içimizdeki o karanlık, yıkıcı dürtü. Medeniyet dediğimiz şey aslında bu devasa yıkıcı gücü kontrol altında tutmak için inşa ettiğimiz ince bir buz tabakası gibi. Barış zamanlarında bu buzun üzerinde güvenle yürüyoruz. Ancak bir kriz anında, bir çıkar çatışmasında veya “öteki” ilan edilen bir grup söz konusu olduğunda, o buz çatlıyor ve altındaki o soğuk, ilkel su yüzeye çıkıyor.

Bugün 2026 yılındayız ve hala dünyanın farklı noktalarında insanlık suçları işlenmeye devam ediyor. Hastanelerin bombalandığı, temel insani yardımların engellendiği, etnik kökeni yüzünden insanların sistemli bir şiddete maruz kaldığı sahneleri izliyoruz. Modern insan, atomu parçalayacak kadar zeki ama bir çocuğun üzerine bomba yağdırmayacak kadar vicdanlı kalmayı her zaman beceremiyor. Bu, eğitimin ya da teknolojinin bizi “daha iyi bir insan” yapmaya yetmediğinin en acı kanıtı.

“Öteki”leştirmenin Psikolojik Konforu

Peki, bir insan nasıl olur da kendi gibi bir başkasının acısına bu kadar kayıtsız kalabilir? Cevap, zihnimizin en karanlık savunma mekanizmalarından birinde gizli: İnsandışılaştırma. Birine zarar vermek zordur, vicdan azabı yaratır. Ama eğer o kişiyi önce “insan” olmaktan çıkarırsanız; onu sadece bir rakam, bir “tehdit” ya da “temizlenmesi gereken bir unsur” olarak kodlarsanız, tetiği çekmek kolaylaşır.

Bugün modern dünyada yapılan tam olarak bu. Sosyal medya algoritmaları ve siyasi söylemler, bize sürekli bir “düşman” portresi çiziyor. Kendi konforlu koltuklarımızda otururken, ekranın diğer ucundaki ölümü bir video oyunu sahneler gibi izliyoruz. Empati yeteneğimiz, maruz kaldığımız bu yoğun şiddet trafiğinde “duygusal küntleşme” yaşıyor. Artık ölenlerin bir ismi, bir hayali, bir ailesi olduğunu unutuyor; onları sadece istatistiklerin içinde birer sayı olarak görüyoruz. Bu, modern barbarlığın en sessiz ama en tehlikeli halidir.

Bilgi Çağının Karanlık Yüzü

Eskiden barbarlık denince akla elinde sopalarla saldıran, kaba saba insanlar gelirdi. Oysa bugünün barbarlığı kravat takıyor, üniversite diplomalarına sahip ve en düzgün cümlelerle şiddeti meşrulaştırabiliyor. Bir halkın yok edilişini “stratejik bir hamle” olarak pazarlayabilen, modern hukukun boşluklarını kullanarak insan haklarını çiğneyen bir akıl yürütme biçimiyle karşı karşıyayız. Yani barbarlık şekil değiştirdi; artık daha stratejik, daha kurumsal ve ne yazık ki daha yıkıcı.

İnsanlık suçu dediğimiz şey sadece bir savaş meydanında işlenmiyor. Bir toplumu açlığa mahkum etmek, çocukların geleceğini çalmak, sadece farklı olduğu için bir grubu yok saymak modern dünyanın işlediği kolektif günahlar arasında. Ve bizler, bu olayları sadece “izleyerek” bile bu sessiz barbarlığın bir parçası haline geliyoruz.

Sonuç: İçimizdeki Boşlukla Yüzleşmek

Bu yazıyı okurken içinizde bir huzursuzluk hissettiyseniz, tebrikler; medeniyet maskeniz hala yerinde ve vicdanınız hala hayatta demektir. Çünkü gerçek tehlike, bu manzarayı normalleştirdiğimizde başlıyor.

Psikoloji bize öğretir ki; bir sorunu çözmenin ilk adımı onun varlığını kabul etmektir. İçimizde bir yerlerde hala o ilkel, saldırgan çekirdek duruyor. Medeniyet bizi bu çekirdekten kurtarmadı, sadece onu saklamayı öğretti. Gerçek bir “insanlık” yolculuğu, dışarıdaki düşmanları yenmekten değil, kendi içimizdeki bu yıkıcılığı fark edip onu şefkat ve adaletle terbiye etmekten geçiyor.

Belki de artık sadece “teknolojik” olarak gelişmeyi değil, “kalp ve vicdan” olarak gelişmeyi konuşmanın vaktidir. Çünkü binalar yeniden inşa edilebilir, yollar tekrar yapılabilir; ancak yıkılan insanlık onurunu ve kaybolan masumiyeti geri getirecek bir teknoloji henüz icat edilmedi.

Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras, daha hızlı internet ya da daha akıllı telefonlar değil; birbirimizin acısına bakabildiğimiz, o maskenin altındaki “insanlık onuru“nu kaybetmediğimiz bir dünya olmalı.

Zehra Yavuklu
Zehra Yavuklu
Zehra Yavuklu, Medipol Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde son sınıf onur öğrencisidir. Psikoloji eğitimini teorik bilgiyle sınırlı tutmak istemeyip, İstanbul’da çeşitli kliniklerde gönüllü stajlar yaparak mesleki deneyim kazanmaya özen göstermiştir. Zorunlu stajını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tamamlayarak farklı vaka gözlemleri ve uygulamalarla klinik becerilerini geliştirme fırsatı bulmuştur. Psikolojiye olan ilgisini akademik başarıları ve saha deneyimleriyle pekiştirmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar