Kadın cinayetleri, yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirilemeyecek kadar yaygın ve sistematik bir hal almıştır. Toplumsal yapıyı derinden sarsan bu olgu, adeta bir “toplumsal epidemi” niteliği taşımaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre kadınların %38’i yaşamları boyunca en az bir kez partner şiddetine maruz kalmaktadır (WHO, 2021). Bu oran, şiddetin münferit değil, küresel ölçekte kökleşmiş bir sorun olduğuna işaret eder. Kadın cinayetleri yalnızca hayatını kaybeden kadınları değil, hayatta kalan tüm kadınları hedef alır; güvenlik duygusunu zedeler, yaşam alanlarını daraltır ve toplumsal barışı tehdit eder.
Patriyarkal sistemde erkeklik; güç, kontrol ve hâkimiyet üzerinden tanımlanmaktadır. Bu bağlamda kadın, erkeğin namusunu ve onurunu temsil eden bir unsur olarak görülür. Kadının bağımsızlık mücadelesi ya da geleneksel rolleri reddetmesi, erkeğin kimliğine yönelik bir tehditmiş gibi algılanır. Bu nedenle kadın cinayetlerinin önemli bir kısmı boşanma veya ayrılık süreçlerinde gerçekleşmektedir. Kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, bireysel özgürlük alanını genişletmesi ya da geleneksel rollere uymaması, faile adeta bir “itiraz hakkı” doğuruyormuş gibi sunulur. Böylece şiddet meşrulaştırılır, mağduriyet ise provoke edilmiş bir sonuç gibi yansıtılır.
Bu algı yalnızca sosyolojik değil, psikolojik açıdan da ciddi sonuçlar doğurur. Mağdurlar, yaşadıkları travmaya ek olarak, “Acaba buna ben mi sebep oldum?” sorusuyla kendilerini suçlayabilir. Bu algı, travmanın içselleştirilmesi, travma sonrası stres bozukluğunun geliştirilmesi ve suçluluk duygusunun kalıcı hale gelmesine neden olur.
Kadın cinayetlerinde yaşamını yitirenler, sadece hayatı çalınan bireyler değil; aynı zamanda hayatta kalanlara gözdağı niteliği taşıyan birer semboldür. Bu nedenle kadınların gündelik yaşantıları doğrudan etkilenir: Geceleri dışarı çıkmamak, belirli kıyafetleri giymekten kaçınmak gibi davranışlar kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü kısıtlar. Bu durum, yalnızca bireysel düzeyde değil; kuşaklar arası travma aktarımıyla toplumsal düzeyde de derin yaralar bırakır. Özellikle genç kadınlar arasında “Başıma bir şey gelmeden sessiz kalmalıyım” inancı gelişebilir. Böylece kadınların yaşamlarını özgürce sürdürmeleri engellenir ve içsel bir otosansür mekanizması oluşur.
Mağduru Suçlama Eğilimi
Kadın cinayetlerinin ardından toplumda sıkça gözlemlenen tepkilerden biri mağduru suçlama eğilimidir. “O saatte dışarıda ne işi vardı?”, “Öyle giyinmeseydi” gibi söylemler, failin sorumluluğunu gizleyerek suçu mağdurun davranışına yükler. Bu tutum yalnızca adaletin sağlanmasını engellemekle kalmaz; kadınların kendi hayatlarını suçluluk duygusuyla yaşamalarına da neden olur.
Sosyal psikolojide mağduru suçlama eğilimi, özellikle “adil dünya inancı” ile açıklanır (Lerner, 1980). İnsanlar dünyanın adil olduğuna inanmak ister; bu nedenle mağdurun davranışlarını sorgulayarak olayı rasyonelleştirirler. Bu eğilim aynı zamanda bilişsel çelişkiyi azaltma işlevi görür: Eğer mağdur “hatalı” ise, diğer kadınların da kurallara uyarak veya “önlem” alarak korunabileceği düşüncesi gelişir. Ancak bu, toplumsal dönüşümü engelleyen ciddi bir savunma mekanizmasıdır.
Bir diğer açıklama ise sistem meşrulaştırma teorisidir (Jost & Banaji, 1994). Bu kurama göre insanlar mevcut sosyal düzeni adil görmek ister; ataerkil toplumda erkeğin üstünlüğü normalleştirilir ve kadınların itaatsizliği cezalandırılabilir görülür. Bu bakış açısı, cinayetlerde failin değil mağdurun suçlanmasının bir diğer nedeni olur.
Medya dilinde sıkça karşılaşılan “Sevgilisinin başka biriyle konuştuğunu görünce cinnet geçirdi”, “Eşinden boşanmak istemesine sinirlenip bıçakladı”, “O saatte dışarıda ne işi vardı” gibi söylemler, failin şiddetini rasyonelleştirirken mağduru sorgulayan bir yapı kurar. Bu dil, yalnızca olayın aktarımını çarpıtmakla kalmaz; aynı zamanda toplumun adalet algısını da dönüştürür. Fail, bir noktada “kurban” gibi görülmeye başlanır.
Toplumun failin değil mağdurun hayatına odaklanması; ne giydiğini, nasıl yaşadığını, hangi saatlerde nerede olduğunu sorgulaması, adaletin değil ataerkil düzenin işleyişidir. Faili aklayan, sorumluluğu dağıtan ve vicdanı rahatlatan bu mekanizmalar, kadına yönelik şiddetin psikolojik, sosyal ve hukuki düzlemde sürmesine zemin hazırlar.
Bu nedenle mağdurun değil failin sorgulandığı; empati odağının yer değiştirdiği bir toplumsal bilinç, yalnızca bireysel travmaların iyileşmesi için değil, toplumsal dönüşüm için de gereklidir.
Eril Dayanışma ve “Hepimiz Aynı Gemideyiz” Algısı
Kadın cinayetleri vakalarında erkeklerin faile empatiyle yaklaşması, çoğu zaman farkında olunmadan gelişen eril bir dayanışmanın ürünüdür. Toplumda erkekliğe atfedilen güç, kontrol ve sahip olma gibi normlar, faili bütünüyle dışlamak yerine onunla özdeşleşmeye yol açar. Erkek birey, kendi bastırdığı öfke, kaybetme korkusu ya da reddedilme hissiyle failin yaşadıklarını örtüştürebilir. Bu noktada fail, “suçlu” değil, “anlaşılabilir” biri hâline gelir. Böylelikle şiddet, bireysel bir sapma değil, duygusal bir taşkınlık gibi sunularak meşrulaştırılır. Bu durum, ataerkil sistemin sürekliliğini koruyan zihinsel bir mekanizmadır.
Sonuç: Mağdur Değil, Fail Sorgulanmalı
Toplumsal cinsiyet rolleri, medya dili, hukuk sistemi ve gündelik söylemler; failin sorumluluğunu gölgeleyip mağdurun davranışlarını yargılayarak ikinci bir travmanın zeminini hazırlar. Bu noktada ruh sağlığı uzmanlarına düşen rol oldukça önemlidir. Psikologlar yalnızca bireysel destek sağlayan profesyoneller değil; aynı zamanda toplumsal farkındalık yaratma gücüne sahip bireylerdir. Travma yaşayan kadınlara güvenli olan ve yargılayıcı olmayan bir alan sunmak; onların sesini bastırmak yerine, görünür ve duyulur kılmak, psikolojinin etik ve insani duruşunun temelidir.
Aynı zamanda medya, eğitim ve hukuk gibi alanlarda zihinsel bir dönüşüm şarttır. Fail odaklı bir dil benimsenmeli; mağdurun yaşam tarzından ziyade failin suçu sorgulanmalıdır. Eğitim sisteminde toplumsal cinsiyet eşitliğini içselleştiren programlara yer verilmeli, adalet mekanizmaları ise yalnızca cezalandırıcı değil, iyileştirici bir perspektifle çalışmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, bir toplumda kadınlar kendini güvende hissetmiyorsa, yalnızca bireyler değil, tüm sosyal yapı zarar görür. Bu nedenle kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal bir travma olarak ele almak gerekir. Bu travmanın iyileşmesi ise ancak failin değil mağdurun korunup onarıldığı bir düzenle mümkündür.
Kaynakça
Jost, J. T., & Banaji, M. R. (1994). The role of stereotyping in system-justification and the production of false consciousness. British Journal of Social Psychology, 33(1), 1–27. https://doi.org/10.1111/j.2044-8309.1994.tb01008.x
Lerner, M. J. (1980). The belief in a just world: A fundamental delusion. New York: Springer.
World Health Organization. (2021). Violence against women prevalence estimates, 2018. Geneva: WHO. https://www.who.int/publications/i/item/9789240022256
Walby, S. (1990). Theorizing patriarchy. Oxford: Basil Blackwell.
Banyard, V. L., & Cross, C. (2008). Consequences of teen dating violence: Understanding intervening variables in ecological context. Violence Against Women, 14(9), 998–1013. https://doi.org/10.1177/1077801208322058
Boonzaier, F. (2008). ‘If the man says you must sit, then you must sit’: The relational construction of woman abuse: Gender, subjectivity and violence. Feminism & Psychology, 18(2), 183–206. https://doi.org/10.1177/0959353507088266
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu. (2022). Kadın cinayetleri raporu. İstanbul: TKDF. https://www.tkdf.org.tr/


