Merhaba sevgili sen, Bugün sana anlatmak için sabırsızlandığım bir hikâye ve öğrenmeni istediğim bazı ayrımlar var. Lakin önce şunu düşün: Zaman, mekân ve duygular aynı anda, en doğru hâlleriyle bulabilir mi insanı? Ya da “en doğru” dediğin şey nedir gerçekten; sandığın mı, gördüğün mü, yoksa başkalarından duyduklarının sende bıraktığı iz mi? Belki de zaman geçer, mekân değişir ve duygular sessizce dönüşür. Başlangıçta yanlış, hatta güvensiz görünen bu üçlü; alıştıkça, tanıdıkça, gördükçe başka bir biçime bürünür. Ve belki de mesele, o parametrelerin kusursuzluğu değil; onların içinde gerçekten ne hissettiğin ve ne yaşadığındır.
Kadim zamanlarda, adı yalnızca rüzgârla anılan bir vadiden söz edilir. Bu vadide ne taştan ne de ağaçtan yapılmış bir köprü vardır; sis çöktüğünde belirir, ay yükseldiğinde parlar ve şüphe düştüğünde incelir. Rivayete göre bu köprü, iki yabancının kalbi arasında gerilir. Köprünün yasası ise şudur: İki kişi aynı anda adım atarsa köprü görünür olur; fakat kırk gece boyunca her gün aynı saatte yürünmezse ipler çözülür. Çünkü köprü süreyi sever. Süre olmadan kimseye kendini teslim etmezmiş.
Bir kış gecesi, ay ince bir hilal gibi göğe asılmışken, bir kadınla bir adam vadinin iki ucunda karşılaşır. Birbirlerini tanımazlar. İsimleri yoktur henüz. Ama ikisi de geri dönmez. Kadın “Kırk gece,” der yalnızca. Adam da cevap vermez ve usulca adım atar. İlk gece köprü neredeyse görünmezdir. Rüzgâr ipleri titreştirir, uçurum derinliğini hatırlatır. Beşinci gece adımlar hâlâ temkinlidir. Onuncu gece, uçurum eskisi kadar ürkütücü gelmez. Tekrara alışmışlardır çünkü. Fakat vadinin bilgesi bu durumu şöyle açıklar: “On gecedir gelirsiniz; gözünüz derinliğe değil, birbirinizin siluetine alışmıştır. Ürkütücülüğün azalması cesaretten değil, tekrardandır.” Sonra ekler: “Alışmak, karanlığın yerini ezberlemektir. Güven ise o karanlıkta gözünü kapatabilmektir. Siz henüz düşmeyeceğinize inanmadınız; sadece her gece düşmediğinizi gördünüz. Bu başka bir şeydir.” Ve rüzgâr vadide dolaşırken bilgenin sözü yankılanır: “Tekrar korkuyu inceltir, ama güveni inşa etmez. Güven, aynı adımı atarken kalbin tereddüt etmemesidir. Alışmak, güvenmek değildir.”
Geceler ilerledikçe ritim oluşur. On beşinci gece konuşurlar; yirminci gece susmayı öğrenirler. Yirmi beşinci gece saat geldiğinde ikisi de oradadır. Köprü güçleniyor mudur, yoksa yalnızca adımlar aynı zamana mı alışmıştır? Otuzuncu gece adam bir an duraksar. Kadın yürümeye devam eder. İpler gerilir ama kopmaz. Otuz beşinci gece kadın gecikir; adam bekler. Beklemek, köprünün en sessiz sınavıdır. Çünkü güven, tekrarın içinde saklı olan tutarlılıktır. Aynı saatte orada olmak bir alışkanlık olabilir; fakat kalbin orada kalmaya niyet etmesi başka bir şeydir.
Kırkıncı gece dolunay vardır. Sis çekilmiş, köprü açıkça görünür olmuştur. Artık korku yoktur; ama bir soru asılıdır havada. Bu kırk gece onları birbirine mi yaklaştırmıştır, yoksa yalnızca aynı saatte aynı yerde bulunmaya mı alıştırmıştır? İnsan zihni tekrar eden şeye ısınır; buna tanıdıklık derler. Fakat güven, yalnızca tanıdık olanda değil, sarsılmayan olanda büyür.
Masal der ki: Kırk gece yürümek alışkanlık yaratır; ama tek bir şüphe, köprünün neyle örüldüğünü ortaya çıkarır. Çünkü güven süreyle değil, sınandığında anlaşılır. Birinin adımına düşen gölge, bütün geceleri yeniden tarttırabilir. Ve bazen köprü yıkılmaz. Sadece biri, aslında hiç sallanmamış bir köprüye geç kalmış bir şüpheyle baktığını anlar. Vadinin rüzgârı hâlâ aynı soruyu fısıldar: Alıştığın için mi yürüdün, yoksa gerçekten inandığın için mi? Sorunun cevabını ise kadın ve adamdan başkası bilmez. Ve bazı geceler, insanın içini en çok sarsan şey uçurumun derinliği değil; kendi kalbinden yükselen geç kalmış şüphenin sesidir.
Sinir Sisteminin Pusulası: Tutarlılık
Birine yaklaşırken aslında iki şey aynı anda çalışır: kalp ve sinir sistemi. Kalp heyecanı fark eder; sinir sistemi ise riski ölçer. Bu yüzden güven, romantik bir duygu olmadan önce bir düzenlenme hâlidir. Zihin her yeni karşılaşmada sessizce aynı soruyu sorar: “Burada güvende miyim?” Bu soru sözle değil, örüntüyle cevaplanır. Cevapların ritmi, sesin tonu, sözlerin davranışla uyumu… Hepsi kaydedilir.
Belirli süreli sınır koyulduğunda ise ilginç bir durum oluşur. Buna psikolojide çerçeveleme etkisi denir. Süresi belli olan bir deneyim, zihne daha yönetilebilir görünür. “Sonsuz değil,” düşüncesi savunmayı düşürür. Savunma düştüğünde ise temas mümkün olur. Yani süre güven yaratmaz; ama güvenin oluşabileceği alanı açar.
Sonra maruz kalma etkisi devreye girer. Aynı kişiyle tekrar tekrar karşılaşmak, aynı mizahı paylaşmak, aynı saatlerde yazışmak… Tanıdıklık sıcaklık üretir. Tanıdık olan daha az tehditkâr görünür. Fakat burada kritik bir eşik vardır: Tanıdıklık bağ değildir. Sadece oluşması muhtemel bağın zeminidir. Alışkanlık da bu noktada oluşur. Belirli bir saat geldiğinde o kişiyi düşünmek, bir bildirim geldiğinde içinin hafifçe hareket etmesi… Lakin bu durum duygunun derinliğini açıklamaz. Birine alışabilirsin; ama ona yine de güvenmeyebilirsin.
Pekâlâ sevgili sen, psikolojiye göre ne süre ne de alışkanlık güveni yaratmaya yetmedi. Çünkü güvenin asıl belirleyicisi tutarlılık kavramıdır. Nitekim Jung da insanın dünyaya sunduğu yüzüyle- ki biz buna persona diyoruz- iç dünyasında taşıdığı hakikat arasındaki uyuma dikkat çeker. Eğer birinin davranışları, benliğinin derinlikleriyle örtüşmüyorsa, zaman o çatlağı kapatmaz; yalnızca daha görünür kılar. Alışkanlık, maskeye alışmamızı sağlar. Fakat güven, maskenin ardındaki özün değişmemesiyle doğar. Dün söylediğiyle bugün sergilediği arasında mesafe olmayan, yaklaşırken de uzaklaşırken de aynı iç bütünlüğü koruyan bir varlık… İşte sinir sistemini sakinleştiren, kalbi ikna eden şey budur. Bu sakinleşme bağlanma sürecinin temelidir. İnsan, tetikte olmadığı yerde kendisi olur. Çünkü insan, en çok tutarlı olana inanır; sahici olana yaslanır. Süre geçebilir, tekrar çoğalabilir; ama benlik ile davranış arasında uyum yoksa güven yalnızca bir varsayım olarak kalır.
Bu sebeple mesele zamanın kendisi değildir. Mesele, o zaman boyunca beyninin ne kaydettiğidir. Tehdit mi azaldı? Tutarlılık mı arttı? Tanıdıklık mı sıcaklaştı? Evet süre reddedemeyeceğimiz bir zemin oluşturur, maruz kalma tanıdıklık üretir, alışkanlık ritim oluşturur. Lakin güven, ancak tutarlılık tekrar ettiğinde inşa edilir.
Papatya Bahçelerine Açılan Son Kapı
Peki sonunda ne mi oldu? Hangi son önceden tahmin edilebilir ki? Hatta yazara soracak olursanız bu koca dünyadaki en büyük belirsizlik son’dur. Ama elbette ki yazarın da söyleyeceği birkaç söz mevcut.
Öyle ki zaman bu iki yabancı için bir çerçeve çizdi. Süre belirsizliği daralttı. “Sonsuz değil,” düşüncesi savunmaları indirdi. Böylece temas mümkün oldu. Bu çerçeveleme, başlangıç cesaretini verdi; fakat güveni henüz vermedi. Sonra, tekrar devreye girdi. Aynı saatler, benzer cümleler, birlikte yükselen kahkahalar… Maruz kaldıkça tanıdıklık arttı; pek tabii bu da sıcaklığa, yakınlığa sebebiyet verdi. Alışkanlık ise bir ritim oluşturdu ve kalp o ritme uyumlandı. Fakat tanıdık olan her şey güvenilir değildir. Çünkü aslolan şudur ki önemli olan tekrar değildir, insanoğlu tutarlılık arar. İnsanoğlu dün söylenenle bugün yapılan arasındaki mesafeyi ölçer. Ses tonundaki küçük değişimleri, cevap sürelerindeki dalgalanmaları, niyetle davranış arasındaki farka dikkat kesilir. İşte güven tam burada başlar. Tekrar eden ilginin değil, değişmeyen ilginin içindedir; sürekliliğin değil, istikrarın içindedir güven.
Birine alıştığında yokluğuna üzülürsün. Birine güvendiğinde ise varlığında gevşersin. Aradaki fark budur. Biri zihin meşguliyeti iken biri ise sana papatya bahçeleri sunar. Alışkanlık seni aynı köprüye her gece getirmiş olabilir. Lakin güven yoksa, o köprünün sonu hiçbir zaman papatya bahçelerine çıkmaz.
Bu yüzden asıl soru şudur: Geçen zaman mı seni orada tuttu, yoksa değişmeyen davranış mı? Ya da herkesten sakladığın o cevap: sen sadece orada mı kalmak istedin. Yaşamak, görmek, hissetmek… Belki de seni orada tutan tek şey istemendi. Bakma öyle ekrana, bana hak vermezmiş gibi. Her şey senin istemenle başlar veya isteğinle devam eder. Kontrol edemediğini düşündüğün her şeyde, bilhassa en çok da senin izlerin vardır. Çünkü insan istemediği yerde uzun süre kalamaz; kalıyorsa, içinde bir yerde kalmayı kabul etmiştir. Ve bazen en zor itiraf şudur: Seni tutan şey süre ya da alışkanlık değil, senin isteğin ve merakındır. Yani evet sadece istedim de diyebilirsin. Yazar bunu memnuniyetle kabul eder.
Gelelim sona. Nihayetinde iki yabancı şunu anlar: İnsan, sığındığı limana sadece sürenin hatırına gitmez; o limanda kendi fırtınasının dindiğini gördüğü için kalır aslında. Belki de hayatın en büyük mucizesi, bir başkasının tutarlılığında kendi dağınıklığını toparlayabilmektir. Ve bazen en dürüst son, büyük cümlelerin arkasına saklanmak değil, uçurumun kenarında durup kendine şunu itiraf etmektir: “Sadece varmak değildi mesele; ya da zaman, istemek veyahut alışkanlık… Yabancının getirdiği sükunetin içinde kalmak, ona güvenmek istemekti mesele.” İşte o an, köprü görünmez olmaktan çıkar ve ayaklarının altında papatya bahçelerine açılan sonsuz bir yola dönüşür.


