Anne rahmine düşülen ilk an… Spermin yumurtayı dölleyerek başlattığı koskoca bir yaşamın ilk adımı ve ardı sıra gelen tüm yaşanılanları, duyguları anneden kayıt altına almaya başlayan bir kayıt cihazı misali minik bir bebek…
Anne karnı, aslında zihnin klasörleme yapması şeklinde basitçe tanımlayabileceğimiz şemaların kaydedilmeye başlandığı ilk alan olarak tanımlanabilir. Yaşamın başladığı ilk andan itibaren klasörlediğimiz onlarca şema; kendimizi gerçek olacağına inandırdığımız yaşam kehanetlerimize, düşünme stilimize, duygu düzenleme becerimize, dünyayla olan ilişkimize ve buradan da romantik ilişkilerimize kadar tüm yaşam alanımızı etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Şema Terapi’nin kurucusu Amerikalı klinik psikolog Jeffrey Young, şemaları çocuklukta oluşan, yaşam boyunca tekrar eden, bireyin kendisi ve dünya hakkındaki kalıcı duygu, düşünce ve davranış örüntüleri olarak tanımlamaktadır (Young, Klosko & Weishaar, 2003).
Akıllara şu soru gelir ki: Peki bu şema dediğimiz düşünce örüntüleri kalıcı ise yaşamın ne anlamı var? Bu durum, hepimiz aslında belli kodlarla dünyaya gelmiş robotlarız ve bize yüklenen bir yazılım dışında hiçbir yetkinliğimiz yok gibi düşünceleri akıllara getirebilir. Tam da bu noktada bilinçli farkındalık hâlinin önemini, kişinin belki nesiller arası üzerine aktarılan yanlış ve uyum bozucu şemalarını fark etmesi sürecinin önemini vurgulamak gerekecektir.
Nesiller arası var olan bir zincir hayal edin ve farkındalık ile daha birçok nesle aktarılacak bir şemayı kıran kişi olduğunuzu hayal edin! Kendinizi, geçmişi ve geleceği nasıl da değiştirdiğinizi ve bunun kıymetinin ne kadar büyük olduğunu görebiliyor musunuz?
Şimdi çok daha ayrıntılı bir biçimde anne karnından başlayıp bakım verenin bebek üzerindeki şematik etkilerine ve oradan da ilişkilere kadar uzanan şema oluşumunu ele alalım ve farkındalık için ilk adımı atmış olalım.
Prenatal stres, modern psikoloji ve nörobilim araştırmalarında fetüsün gelişimi üzerinde belirleyici etkiler oluşturduğu gösterilen önemli bir olgudur. Hamilelik yalnızca biyolojik bir süreç değil; bebeğin duygusal, nörolojik ve bilişsel yapılanmasının temellerinin atıldığı kritik bir dönemdir. Bu süreçte annenin maruz kaldığı yoğun stres, kaygı, travma veya çevresel baskılar, stres hormonlarının (özellikle kortizol) artmasına neden olmakta; bu hormonlar plasental bariyeri geçerek fetüsün sinir sistemi üzerinde doğrudan etkide bulunmaktadır.
Bu biyolojik etkiler, çocuğun ilerleyen yıllarda geliştireceği bağlanma stilini de dolaylı olarak şekillendirebilmektedir. Prenatal stres, bebeğin stres yanıt sisteminin daha reaktif gelişmesine ve dış dünyayı daha tehdit edici algılamasına yol açarak çocuğun özellikle kaygılı veya kaçıngan bağlanma örüntülerine yatkınlığını artırabilir.
Özetle, genlerden aktarımı alınan zincirin ilk halkaları ile yaşama dair ilk izlenimler oluşur. Ardından hayata dair oluşan ikinci halka ise doğum sonrası anne–bebek veya bakımveren ilişkisine göre şekillenir. Bu durum ise bizim hayatımıza bağlanma stilleri olarak yansır.
Her bebek duygusal uyaran arar. Bebeklerin dünyaya geldiğindeki ilk uyaranı bir dedektif misali yorumlama özelliği vardır ve reaksiyonlarına en hızlı tepki vereni bakım verenidir. Bebekler bakım verenin sürekliliğini değerlendirirler. Birincil bakım verenin ruh hâlinin stabil, sevgi dolu olması bebeğin sağlıklı duygu gelişimi için en önemli faktördür. Gelecekteki partner seçimine zemin hazırlayan temel ilişki tam da buradan başlar.
Her insanın ilişkilerde sergilediği tutumların aslında hayatın çok erken dönemlerinde atılan temellere dayandığı düşüncesi, bugün psikolojinin en güçlü kabul gören yaklaşımlarından biridir. Bağlanma kuramı, çocuk ile bakım veren arasındaki ilişkinin, bireyin kendine ve başkalarına yönelik bakış açısını şekillendirdiğini ortaya koyar. Bu ilk etkileşimler, daha sonra romantik ilişkilerden arkadaşlıklara, iş yaşantısından özsaygıya kadar çok geniş bir alanı etkileyen içsel bir rehber oluşturur. Bu rehber yani şemalarımız, bize inandırdığı onlarca senaryo ile onlarca kehanet olarak geri döner!
Bağlanma Stilleri
Güvenli Bağlanma
Güvenli bağlanan çocuklar, ihtiyaçlarının karşılandığı, kabul gördükleri ve anlaşılabildikleri bir ilişki deneyimi yaşar. Bu nedenle yetişkinlikte:
-
Sevilebilir olduklarına inanırlar,
-
Başkalarına güvenmekte zorlanmazlar,
-
Yakın ilişkilerde hem yakınlık hem bağımsızlığı sürdürebilirler.
Araştırmalar, güvenli bağlanmanın psikolojik dayanıklılık ve daha dengeli ilişkilerle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.
Kaçıngan Bağlanma
Bakım verenin mesafeli ya da duygusal olarak yetersiz olduğu aile ortamlarında çocuk, yakınlığın riskli olduğunu öğrenir. Bu bağlanma stiline sahip bireyler:
-
Duygularını geri planda tutar,
-
Yakın ilişkilerde mesafe korur,
-
Aşırı bağımsızlık eğilimi gösterebilir.
Bu nedenle “kimseye ihtiyaç duymama” hissi aslında geçmişte öğrenilmiş bir korunma biçimi olarak düşünülebilir.
Kaygılı Bağlanma
Tutarsız bakım veren davranışları çocuğa şu mesajı verir: “Bazen sevgi var, bazen yok.” Bu belirsizlik yetişkinlikte:
-
Terk edilme korkusu,
-
İlişkilerde yoğun yakınlık ihtiyacı,
-
Partner davranışlarını aşırı yorumlama
gibi eğilimlere dönüşebilir. Kaygılı bağlanan bireylerde ilişkiler, güven arayışı ile kaygı arasında salınabilir.
Bağlanma Değişir mi?
Bağlanma stilleri erken yaşamda oluşsa da değişmez değildir. Sağlıklı ve tutarlı ilişki deneyimleri, destekleyici sosyal çevreler ve terapi süreçleri, kişinin bağlanma stilini daha güvenli bir noktaya taşıyabilir. Dolayısıyla çocuklukta yazılan senaryo, yetişkinlikte yeniden düzenlenebilir. Kehanet zincirini kırmak mümkündür!
Sonuç olarak, bağlanma stilleri, ilişkilerimizi ve kendimizle kurduğumuz içsel diyaloğu anlamak için güçlü bir harita sunar. Kişi kendi bağlanma örüntüsünü fark ettiğinde, ilişkilerde tekrar eden sorunları yalnızca “karakter meselesi” ya da “kader” olarak değil, öğrenilmiş bir hikâye olarak görebilir ve bu hikâyeyi dönüştürme gücünü elinde tuttuğunu fark edebilir.
Kehanet örüntülerini kırma cesareti gösterecek cesur kişilere… Kusurlu değilsin, yetersiz değilsin, sevilemez değilsin. Dünya güvensizlikler diyarı değil!


