Hiç kendini toparlamaya çalışırken daha çok dağıldığını hissettin mi? Bu çabalarının başarısız sonuçlanmasıyla yetersiz hissedip kendini başkalarıyla kıyasladığın zamanlar oldu mu?
Merak etme, yalnız değilsin.
Modern dünya bizi sürekli daha verimli, daha planlı, daha üretken olmaya iter. Bu durumda, kapitalizmin hayatımıza girmesi büyük rol oynar çünkü bu sistem ile beraber insan değeri ‘üretkenliği’ ile tanımlanmaya başlandı. Üretkenlik; sabah erken kalkmamız, günümüzü dakika dakika organize etmemiz, çalışırken performans arttırıcı taktikler uygulamamız ile ölçülür. Bu üretkenlik baskısı bilinçaltımıza sinsice işler. Dinlenmek istediğimizde bile, aklımıza hemen “boşa vakit harcama” uyarısı düşer; sanki rahatlamak yerine kendimizi geliştirecek bir şeyler yapmak zorundaymışız gibi. Bu da insana bitmeyen bir yarışın içindeymiş gibi hissettirir. Bu yarış o kadar rekabet doludur ki bireyde yetersizlik hissi uyandırır. Bu yetersizlik hissi ise sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla beraber insanlara ve insanların sosyal medyada süslediği hayatlarına erişimimizin kolaylaşması ile devamlılığını sağlar. Demem o ki; bitmeyen bir sarmalın içinde yetersizlik hissi ile oradan oraya savruluruz. Mesela, yıllardır hayalini kurduğun işe sonunda girdiğini varsayalım. Hayalini kurduğun iş bile bir zaman sonra seni tatmin etmemeye başlar çünkü verimli ve üretken bir birey olarak daha iyilerini başarman gerekirdi (!). Böylece, başarı anları bile hızla değersizleşir ve yerini derin bir yetersizlik duygusu alır.
Psikolojik Verimlilik Baskısı
Sürekli verimli ve üretken olmanın normalleştiği bir toplumda, bireylerin psikolojik açıdan da her zaman “en verimli” hâllerinde olmaları beklenir. Örneğin, zor bir dönemden geçen bir çalışanın iş hayatında motivasyonunun düşmesi kişisel bir başarısızlık olarak algılanır. Bir bireyin üzgün veya yorgun olması anlayışla karşılanmaz, her gün aynı performansı gösteren ‘üretken bir araç’ olması beklenir. Bunlara ek olarak, psikolojik verimlilik baskısı kolektif sebepler bir kenara itilerek çözülmesi gereken kişisel bir mesele olarak yansıtılır. Örnek olarak, çoğumuz bir noktada karşımıza çıkan “kendini iyileştirme” içeriklerine en azından bir göz atmışızdır. Psikolojiyi performans aracına dönüştüren ve amacı performans arttırmak olan potansiyelinin yüzde yüzüne ulaşmanı hedefleyen yapılacaklar listeleri, daha iyi hissetmek için sunulan meditasyon ya da journaling önerilerinin zamanla bir zorunluluk gibi hissettirmesi ve benzeri pek çok yönlendirme… Tüm bunlar, modern insanın zaten taşıdığı yetersizlik duygusunu besleyen bir baskı yaratarak bu hissi daha da canlı tutar.
Kendini İyileştirme Çıkmazı
Peki, bu “kendini iyileştirme” yaklaşımı neden çoğu zaman işe yaramıyor? Neden bazıları iyileşmeye çalışırken daha da dağılıyor? Bunun arkasında birden fazla etken var. İlk olarak, bu sürecin kişinin kendi duygularını durmadan analiz etmesine dayanması ve zamanla bir tür yapılacaklar listesine dönüşmesi süreci zorlaştırıyor. Örneğin, kişi kendini daha iyi hissetmek için duygularını anlamaya çalışır; ama bir süre sonra her duygu ortaya çıktığında hemen onu çözmeye, kökenini bulmaya ve anlamlandırmaya zorunluymuş gibi hisseder. Basit bir yorgunluk hissi bile ‘Neden böyle hissediyorum?’ veya ‘Bir çocukluk travmam mı tetiklendi?’ gibi sorulara dönüşür. Bu durum ise kendini iyileştirme serüveninden çıkıp analiz görevine dönüşür. Ayrıca bu anlamlandırma süreci, kişinin sürekli geçmişe dönüp her duyguyu orada çözmeye çalışmasına neden olur. Bu da onu mevcut andan uzaklaştırır ve bugünü yaşamasını zorlaştırır. Sonunda kişi, şimdiden keyif almak yerine zihninde bitmeyen soruları cevaplamaya çalıştığı yorucu bir döngünün içine girer. Bunların yanı sıra, iyileşme sürecinin parçası olarak sunulan dinlenme bile zamanla üretkenlik odaklı bir göreve dönüşebilir. Meditasyon, nefes egzersizleri ya da journaling, kişiyi rahatlatmak yerine, “doğru yapmalıyım” baskısıyla yapılan bir performans hâline gelir. Bu durum da iyileşmek isterken bile insanın üzerinde ek bir yük ve zorunluluk hissi oluşturur.
Doğal Bir Süreç Olarak İyileşme
“Kendimi iyileştirmeye çalışırken en çok yorulduğum şey, aslında iyileşmem gerektiğine inanmak oldu.” Bu cümle, sürecin özünü anlatıyor. İyileşmeyi zorlayarak, çabalayarak ulaşılacak bir hedef gibi görmek yerine, hayatın akışı içinde doğal bir süreç olarak kabul etmek; bu yolculukta hissedilen yorgunluğu büyük ölçüde hafifletebilir. Daha iyi hissedebilmek için duygularımızın ve bedenimizin farkında olmak, bunu uygun dinlenme pratikleriyle desteklemek süreci gerçekten olumlu etkileyebilir. Ancak bu adımları bir zorunluluk ya da görev gibi görmek, iyileşme hissini güçlendirmek yerine tersine çevirerek daha da zorlayıcı bir etki yaratabilir.
Alan Watts’ın da dediği gibi: ‘Kendini zorlamayı bıraktığında, dönüşüm kendiliğinden gerçekleşir.’ Bazen sadece durmak ve hiçbir şeyi “tamir etmeye” çalışmamak, en büyük iyileşme adımıdır. Bu modern sarmal içinde kaybolmamak için, kendimize şefkat göstermek zorundayız.


