İstanbul Ansiklopedisi – Zehra’nın hikâyesini izlerken aslında kendimizi çok da yabancı hissetmedik. Bu topraklarda, bu coğrafyada büyüyen herkesin bir şekilde tanıdığı, alışkın olduğu bir hikâyeydi bu. Çünkü biz zaten ikiliklerin, çatışmaların içinden geliyoruz. Dizinin temelinde, büyük şehirde ayakta kalma mücadelesi, Zehra’nın yaşadığı içsel çatışmalar, kimlik arayışı ve yabancılaşma yer alıyor.
Zehra, küçük bir şehirde muhafazakâr annesiyle birlikte yaşamaktadır. Ta ki üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gelene kadar. Annesinin muhafazakârlığı Zehra’ya fazla gelmiş, hatta onun en büyük korkusu, annesi gibi biri olmaktır. İstanbul’a geldiğinde her şey ona yabancı ama aynı zamanda heyecan verici gelir. Yeni arkadaşlar edinir, geldiği yerde hiç görmediği yaşam tarzları ve değer sistemleriyle karşılaşır. Uyum sağlamaya çalıştıkça normalde yapmadığı davranışları denemeye başlar. Bu süreç, onun kendisiyle arasına mesafe koymasına ve zamanla kendine yabancılaşmasına yol açar.
Yabancılaşma kavramı, farklı alanlarda farklı şekillerde açıklanmış bir durum. Zehra’nın yaşadığını en iyi anlatan açıklamalardan biri Freud’un yaklaşımı olabilir. Freud, doğrudan “yabancılaşma” demese de, bireyin çocukluk yaşantılarına bağlı olarak eğer yeterince sevgi ve duygusal destek görmezse, ileride kurduğu ilişkilerde içsel huzursuzluk ve karamsarlık hissedeceğini söyler (Ergil, 1980; Akt., 2007). Bu durum, bireyin dünyaya karşı yabancılaşmasına yol açar.
Zehra bir yandan kendine “Ben kimim?” diye sorarken, bir yandan da nereye ait olduğunu bulmaya çalışır. Annesi gibi olmaktan kaçarken bu kez kendini bambaşka uçlarda bulur. Kendi dünyasında savaş verirken, dışarıdan normal görünmeye çalışır. Ama Zehra’nın gerçekliği sadece bir tarafla sınırlıdır ve o taraftan da emin değildir. Bu durum da ona ciddi bir acı verir. İçini dökerken şu sözlerle ifade eder: “İkilikler hiç peşimi bırakmadı… Zıt kutupların arasında hep sıkıştım.”
Zehra dizide, psikolojide Eugen Bleuler’in ortaya attığı Ambivalenz (ikircikli duygular) dediğimiz durumdan bahseder. Kişi, birine ya da bir şeye karşı hem sevgi hem öfke, hem hayranlık hem küçümseme gibi zıt duyguları aynı anda yaşayabilir. Bu da sürekli bir kararsızlık, iç çatışma ve duygusal gelgitler yaratır. Zehra’nın yaşadığı bu dönem Erikson’a göre, “kimlik arayışına karşı rol karmaşası” dönemidir ve özellikle ergenlikte yoğun yaşanır. Eğer birey bu dönemde yeterince duygusal desteklenmezse, kimlik arayışı sekteye uğrar ve birey hem kendine hem de çevresine yabancılaşma yaşar.
Zehra yalnız değil. Toplumda onun gibi hisseden çok fazla insan var. Bir yere ait hissetmek zorunda mıyız? Belki de değiliz. Ama sanki toplumsal olarak bir yere ait olmamız gerekiyormuş gibi hissettiriliyor. Sürekli bir grup, bir etiket, bir taraf seçmemiz bekleniyor. Oysa bu durum insanı sadece yorar, yalnızlaştırır ve içsel bir baskıya sürükler. Uzun vadede bu baskı, psikolojik sorunların temelini oluşturabilir.
Aslında mesele bir yere ait olmak değil, bir yere ait hissedebilmek. Ve bazen hissedemediğimizde bile, kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilmek. Biz sadece biziz. Olduğumuz hâlle ve olamadıklarımızla birlikte.
Sonuç
Ergenlikle birlikte birey kimlik arayışına girer. Bu süreçte bireyin en çok ihtiyaç duyduğu şey, ailesinden gelen duygusal destek ve anlayıştır. Ebeveynler, çocuğun sorgulamalarına alan tanımalı, fikirlerine saygı göstermeli ve bireyselliğini kabul ederek onun kendini keşfetmesine yardım etmelidir. Böyle bir ortamda büyüyen birey, sağlıklı bir kimlik inşası gerçekleştirebilir. Aksi takdirde, sürekli eleştirilen, bastırılan ya da yönlendirilen bireyler, kendilik değerini geliştiremez. Bu da onay arayışı, sosyal ilişkilerde sorunlar ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir.
Duygusal destek, yalnızca dışsal kurallar koymakla değil; duygusal olarak çocuğun yanında olmakla da ilgilidir. Dinlenmek, anlaşılmak ve koşulsuz kabul görmek; kimlik arayışının en sağlam temel taşlarıdır.
Kaynakça
- Kirman, T., & Atak, H. (2020). Yabancılaşma: Kavramsal ve kuramsal bir değerlendirme. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 10(2), 279–295.


