İnsan davranışı her zaman mantıklı, tutarlı ya da bireyin iyiliğine hizmet eden bir yapıda değildir. Pek çok insan, kendisine zarar verdiğini bilmesine rağmen bazı davranışları sürdürmeye devam eder. Sürekli ertelenen sorumluluklar, toksik ilişkilerden ayrılamamak, yoğun kaygı yaratan düşünceleri tekrar tekrar zihinde döndürmek, duygusal yeme davranışları, bağımlılıklar ya da kişinin kendisini değersiz hissettiren ilişki örüntülerini sürdürmesi bu durumun örnekleri arasında sayılabilir. Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar çoğu zaman “neden bırakmıyor?” sorusunu doğurur. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, bireyin zarar veren davranışı sürdürmesi yalnızca irade eksikliğiyle açıklanamaz. Çünkü insan zihni, kimi zaman acı veren davranışları bile ruhsal dengeyi korumak adına sürdürebilir (Freud, 1920).
Psikodinamik yaklaşım, tekrar eden yıkıcı davranışların çoğu zaman bilinçdışı süreçlerle ilişkili olduğunu öne sürer. Freud’un “tekrarlama zorlantısı” kavramı, bireyin geçmişte yaşadığı çözümlenmemiş çatışmaları farklı biçimlerde yeniden üretme eğilimini açıklar. Kişi bilinçli olarak mutsuz olmak istemese de tanıdık olanı tekrar etmeye yönelebilir. Çünkü insan zihni için tanıdık olan, her zaman sağlıklı olmasa bile daha güvenli hissedilebilir (Freud, 1920). Özellikle çocukluk döneminde kurulan ilişkiler, bireyin kendisi ve diğer insanlarla ilgili temel algılarını şekillendirir. John Bowlby bağlanma kuramında, erken dönem ilişkilerin bireyin yetişkinlikte kurduğu duygusal bağlar üzerinde belirleyici olduğunu ifade etmiştir. Sevgiyle birlikte eleştiri, ihmal, değersizlik ya da cezalandırılma deneyimleyen bireyler, yetişkinlikte de benzer ilişki örüntülerini farkında olmadan sürdürebilirler (Bowlby, 1980).
Örneğin sürekli değersiz hissettirilen bir çocuk düşünelim. Bu çocuk zamanla “ben yeterince değerli değilim” inancını içselleştirebilir. Yetişkinlikte ise kendisini küçümseyen, duygusal olarak ulaşılmaz ya da incitici partnerlere yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü zihinsel olarak alışık olduğu ilişki modeli budur. Sağlıklı ve güvenli ilişkiler bile başlangıçta yabancı, hatta rahatsız edici gelebilir. Bu nedenle bazı insanlar kendilerine zarar veren ilişki örüntülerinden çıkmakta zorlanır. Sorun yalnızca ilişkiyi bitirememek değil, aynı zamanda o ilişki biçiminin kişinin iç dünyasında tanıdık bir yere sahip olmasıdır.
Kendine zarar veren alışkanlıkların sürmesinde ödül mekanizmaları da önemli rol oynar. Bir davranış uzun vadede zarar verici olsa bile kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Örneğin yoğun kaygı yaşayan bir birey, sosyal ortamlardan kaçınarak geçici bir rahatlama hisseder. Ancak bu kaçınma davranışı zamanla kaygının daha da güçlenmesine neden olur. Benzer şekilde duygusal yeme davranışı yaşayan biri, yemek yediği anda geçici bir huzur hissedebilir; fakat sonrasında suçluluk, utanç ve kontrol kaybı yaşayabilir. Yani davranış kısa süreli bir rahatlama sağlarken uzun vadede psikolojik sıkıntıyı sürdürür.
Bağımlılık davranışlarında da benzer bir döngü görülür. Sigara, alkol, sosyal medya ya da başka bağımlılık oluşturan davranışlar yalnızca fiziksel alışkanlıklarla açıklanamaz. Çoğu zaman birey için bu davranışlar duygusal düzenleme işlevi görür. Kişi öfke, yalnızlık, boşluk, değersizlik ya da kaygı gibi zorlayıcı duygularla baş etmekte zorlandığında, geçici rahatlama sağlayan alışkanlıklara yönelir. Bu nedenle yalnızca davranışı ortadan kaldırmaya çalışmak çoğu zaman yeterli olmaz. Çünkü davranışın altında yatan psikolojik ihtiyaç anlaşılmadan kalıcı değişim sağlamak güçleşir.
Bazı durumlarda bireyler kendilerini bilinçdışı şekilde cezalandırma eğiliminde olabilirler. Özellikle yoğun suçluluk duygusu taşıyan kişilerde, kendine zarar veren örüntüler bir tür ceza mekanizmasına dönüşebilir. Kişi bilinçli olarak “acı çekmeliyim” diye düşünmese de başarısız ilişkiler, öz bakım eksikliği, sürekli kendini sabote etme ya da riskli davranışlara yönelme gibi örüntülerle kendisini cezalandırabilir. Bu durum özellikle sert ve cezalandırıcı bir iç sese sahip bireylerde daha sık görülebilir. Psikanalitik kuramda bu yapı “katı süperego” kavramıyla açıklanır. Bireyin iç dünyasında sürekli eleştiren, yargılayan ve cezalandıran bir ses bulunabilir. Nancy McWilliams, bireyin iç dünyasında gelişen sert ve cezalandırıcı iç sesin ruhsal işleyiş üzerinde belirleyici olabileceğini vurgulamaktadır (McWilliams, 2011).
Kendine zarar veren davranışların sürmesinde değişim korkusu da önemli bir etkendir. İnsan zihni belirsizlikten kaçınma eğilimindedir. Bu nedenle zarar verici olsa bile alışılmış davranışlar, bilinmez olan değişimden daha güvenli hissedilebilir. Örneğin yıllardır mutsuz bir ilişkide kalan biri için ayrılık yalnızca ilişkiyi bitirmek anlamına gelmez; aynı zamanda yalnız kalma korkusu, terk edilme kaygısı ya da kimlik karmaşasıyla yüzleşmek anlamına da gelebilir. Bu nedenle birey, zarar gördüğü halde mevcut düzeni sürdürmeyi tercih edebilir.
Toplumun yaklaşımı da bu süreçte belirleyici olabilir. Günümüzde insanlar çoğu zaman “güçlü ol”, “takma”, “bırak geç” gibi yüzeysel önerilerle karşılaşmaktadır. Ancak psikolojik örüntüler yalnızca mantıkla değişmez. İnsan davranışının önemli bir kısmı duygusal deneyimler ve bilinçdışı süreçler tarafından şekillenir. Bu nedenle bireyin kendisine zarar veren davranışlarını değiştirebilmesi için önce bu davranışların hangi ihtiyaca hizmet ettiğini anlayabilmesi gerekir.
Psikoterapi süreci tam da bu noktada önem kazanır. Terapi yalnızca davranışı ortadan kaldırmayı değil, davranışın altında yatan anlamı keşfetmeyi amaçlar. Bireyin geçmiş yaşantıları, ilişki örüntüleri, bastırılmış duyguları ve kendilik algısı çalışıldıkça, zarar veren davranışların işlevi daha görünür hale gelir. Kişi zamanla yalnızca “neden bırakmıyorum?” sorusuna değil, “bu davranış benim için neyi temsil ediyor?” sorusuna da cevap aramaya başlar.
Sonuç olarak insanlar kendilerine zarar veren alışkanlıklardan yalnızca iradesiz oldukları için vazgeçemezler. Çoğu zaman bu davranışlar; tanıdıklık hissi, duygusal düzenleme ihtiyacı, bilinçdışı çatışmalar, suçluluk duyguları ya da geçmiş ilişki deneyimleriyle bağlantılıdır. İnsan zihni bazen acıyı bile güvenli bulabilir. Bu nedenle gerçek değişim, yalnızca davranışı bastırmakla değil; davranışın arkasındaki psikolojik anlamı anlayabilmekle mümkün hale gelir. Irvin D. Yalom terapötik ilişkinin bireyin kendisini anlamlandırma sürecinde dönüştürücü bir rol oynayabileceğini ifade etmektedir (Yalom, 1980).


