Bazen kendimize söylediklerimiz bir başkasından duyduklarımızın yanında daha keskin, daha yargı dolu olur. “Yine beceremedin”, “seni kimse sevmeyecek”, “güçlü olmalısın” … bu gibi ifadeler çoğu zaman bize ait değildir; biraz dikkatle eşelendiğinde kökeninin bizden de önceye uzandığını fark edebiliriz. Bireysel bir yapı olmasına ek olarak tarihsel, kültürel ve ilişkisel bir düşünme öğretisidir bu.
Bu süreç sadece sembolik düzeyde değildir, gelişimsel ve bedensel yansımaları da gözlenmektedir. Lev Vygotsky’ye göre çocuk, yaşamın erken dönemlerinde yaklaşık üç yaşında düşünceyi ve dili ayrı ayrı deneyimleyerek zamanla bu sistemleri birleştirir. Dışarıya yöneltilen konuşma yavaş yavaş içe doğru çevrilir. “Özel konuşma” olarak adlandırılan bu süreçte çocuk, başkalarıyla kurduğu diyaloğun yönünü değiştirir; yani iç ses artık bir benlik ifadesinden çok ilişkisel bir formdur. Elektromiyografi çalışmaları incelendiğinde bireylerin iç sesleriyle kendi kendilerine konuşması esnasında gırtlak kaslarının mikro düzeyde aktif olduğu ve beynin konuşma ile ilgili Broca alanının devreye girdiği görülmektedir. Kısacası iç diyalog, zihinsel bir temsilden çok daha fazlası olarak bedensel olarak da izlenebilen bir eylemdir.
İçimizdeki Sesin Kökenleri ve Nesne İlişkileri
Peki bu iç ses kimin sesidir? Psikanalitik açıdan bakacak olursak Melanie Klein’ın iç nesne ilişkileri kuramına göre, çocuğun erken dönemde bakım vereniyle kurduğu ilişkiyi zihinsel düzeyde nasıl temsil ettiğinden bahsederiz. Bu temsiller aktif ve etken yapılar olarak kişinin iç dünyasını kuşatan, yargılayan, suçlayan, destekleyen veya yatıştıran sesler olabilir. Yani kişi kendisiyle konuştuğunu düşünürken bu tekil ve özgür iradesi olan bir öznenin sesi değildir; aksine, içsel olarak yoğrulmuş, yıllanmış ve çoğullaşmış bir yapının yankısıdır. “Yetersizsin” veya “abartıyorsun” diyen ses farklı ilişkisel deneyimlerin kalıntısı olabilir. İçselleştirilen ebeveyn kavramı da burada devreye girer. Bu figür kuralları koyan, denetleyen ve ceza veren bir iç otorite gibidir.
Buradaki duygusal ton erken dönemde deneyimlenen ilişkinin niteliğine göre değişmektedir. Bakım verenin çocuğun duyguları, düşünce ve davranışlarıyla nasıl etkileşime girdiği, nasıl anlamlandırdığı ve nasıl tepki verdiği burada vurgulanır. Çocuğun duygusal deneyimi yeterince iyi tutulduğunda ve kapsandığında, bu işlev içselleştirilerek yaş aldıkça kişi kendi duygularına da benzer bir tutum ve kapsayıcılıkla yaklaşabilir. Ancak bu deneyim eksik kaldığında, çocuk yargılandığında, yatıştırılmadığında; içsel diyalog da cezalandıran veya yok sayan bir boyutta gelişebilir. Böyle bir durumda kişi duygularını tanımakta zorlanır; onları düzenlemek yerine kaçınmayı, dürtüselliği veya bastırmayı kullanabilir.
Duygu Düzenleme ve Şefkatli Bir İç Sesin İnşası
Bu bağlamda iç sesin duygu düzenleyici rolünden bahsedebiliriz, bu kavram aslında tercüme etme ve yatıştırma limanı gibidir. İlk adımda bu duyguyu isimlendirmek gerekir, örneğin “şu anda hayal kırıklığı hissediyorum” demek “yetersizim” otomatik düşüncesindeki yıkıcı etkiyi tamponlar. Bu şekilde duygular yoğun ve kontrol edilemez bir yerden anlamlandırılabilir ve değiştirilebilir bir forma dönüşebilir.
Sağlıklı bir iç ses, kriz anlarında evdeki yetişkinin çocuğa yaklaştığı şekille benzer bir yol izler. Bakım verenden miras kalan bu şefkatli veya öfkeli ton uyarılmışlık seviyesini değiştirir. Örneğin “şu anda zor bir an yaşıyorum ama bu da geçecek” diyen bir iç ses, parasempatik sinir sistemini aktive eder; bilişsel bir telkine ek olarak bedensel bir regülasyon sağlar. Bu ses tonunun yumuşaklığı bir çocuğun yaşamının güvenli içsel barınağını oluşturur. Eğer içinizdeki ses sizi suçlamak yerine anlamaya çalışıyorsa, bir hata yaptığınızda size sabırla yaklaşıyorsa en ağır krizler artık bir felaket etkisi yaratmaz; taşınabilir ve üzerine anlam konulabilir yaşantılar haline gelir. Bu noktada kişi, kendisini acımasızca eleştirip yargılamak yerine yara almış eski bir dosta yaklaşır gibi dönüş yapmayı öğrenir. Bu dönüşüm ile, empati ve şefkat ile; yoğun duyguların ve eleştirel iç sesin kuvvetli darbesi yeniden çerçevelenerek bir onarım alanı açılır.
Buradaki mesele bu iç sesi susturmak değil, onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmektir. Bu diyaloğun rengi değiştiğinde yalnızca fikirlerin değil, duyguların taşınma kapasitesinin değişimi de söz konusudur. Kendimizle nasıl konuştuğumuz aslında nasıl hissedeceğimizi, neleri mümkün neleri imkansız olarak göreceğimizi, kendimize ve başkalarına hayatımızda ne kadar yer açabileceğimizi de belirler. Bu nedenle başlıktaki soru geçerliliğini korur; kendimizle konuşurken aslında kimin sesini kullanıyoruz, hangi öğrenilmiş işlevsiz döngüyü sürdürüyoruz ve kendimize ne kadar haksızlık yapıyoruz?


