Pazar, Mayıs 3, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Eve Dönmenin Yolları Romanının Psikolojik Tahlili

Kaybolamamanın Sessizliği

“Ne kadar uğraşsak da kaybolmayı beceremediğimiz, kaybolamadığımız anlar vardır. Ve belki de kaybolabildiğimiz zamana özlem duyarız. Bütün sokakların yeni olduğu zamana…”

Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları eseri, salt edebi bir roman olmanın ötesinde, Pinochet Şili’sinde büyüyen kuşağın durumunu açıklayan bir vaka analizi gibidir. Romanın tüm psikolojik yoğunluğu, deprem gecesinde bir çocuğun eve ebeveynlerinden önce varması ve “Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu” şeklindeki keskin tespitiyle kurulur.

John Bowlby’nin bağlanma kuramı üzerinden bakıldığında, sağlıklı bir gelişim için ebeveynin çocuk için güvenli bir üs olması gerekir. Ancak diktatörlüğün yarattığı ortam ve depremler, yetişkinlerin dünyasını ve o güvenli üssü darmadağın etmiştir. Ebeveynlerinin duygusal ve zihinsel olarak felç olduğunu sezen çocuk, mecburen erken olgunlaşır. Ev artık koşulsuz güvenin mekânı değil; ebeveynlerin bile yolunu kaybettiği, her an sarsılabilecek kırılgan bir yapıdır.

Kuşaklararası Travma ve Sessizliğin Mirası

Bu kırılgan yapı içinde büyüyen çocukların zihninde en çok yer eden duygu ise sessizlik ve dolaylı suçluluktur. Anlatıcı, “Bizler, bir diktatörlükte büyüdüklerini çok sonradan anlayan çocuklardık… Ben sadece bir ikincil karakterim” derken, klinik literatürdeki kuşaklararası travmanın en somut halini tasvir eder.

Birinci kuşağın yaşadığı dehşet, eve sinen korku ve suskunluklar aracılığıyla ikinci kuşağa aktarılır. Ortada doğrudan işkence görmüş, hayatını kaybetmiş birileri varken, sıradan banliyö hayatları bu çocuklara ağır bir suçluluk yükler. Birey, kendi travmasını meşru görmez; başkalarının devasa acıları karşısında kendi varoluşunu ve sıkıntılarını sürekli değersizleştirerek bir tür duygusal yok sayma yaşar.

İnkâr, Pasiflik ve Ahlaki Çatışma

Anlatıcının ebeveynlerine duyduğu üstü kapalı öfkenin temelinde, onların bu sessiz ve “sıradan kalma” çabası yatar. Dışarıda insanlar kaybolurken, evde çim biçip televizyon izleyen ebeveynler, aslında zihinlerini korumak için inkâr ve mantığa bürünme gibi savunma mekanizmalarına sığınmışlardır.

Rejimin zalimliğini bilmekle hiçbir şey yapmamak arasındaki o devasa ruhsal gerilimi dindirme çabası da diyebiliriz. Aileler “biz kurban ya da cellat değiliz, sadece sıradan insanlarız” diyerek çelişkiyi çözer. Ancak çocuk büyüyüp yetişkinliğe adım attığında, ailesinin bu pasif suç ortaklığını fark eder ve onları affetmekle yargılamak arasında, ahlaki ve psikolojik bir arafta asılı kalır.

Yazmak: Hafızayı Onarma ve Kendini Yeniden Kurma

Peki insan tüm bu kuşaklararası yükleri, bu zihinsel ikilemi nasıl aşar?

Romandaki anlatıcının bulduğu yol yazmaktır. “Geçmişi hatırlamak, onu yeniden icat etmektir. Bir cümleyi düzeltirken aslında kendi hafızamızı düzeltiriz” sözü, anlatı terapisinin temel felsefesini yansıtır.

İnsan, kendi hikâyesini yeniden kurgulayarak ve acılarına kelimelerle yeni anlamlar vererek acılarından uzaklaşabilir. Bu, psikanalitik açıdan aynı zamanda kusursuz bir yüceltme eylemidir. Geçmişin pasif, korkak ve çaresiz çocuğu; kelimeler aracılığıyla geçmişini onaran, belirsizliği kontrol altına alan aktif bir yaratıcıya dönüşür.

Anlatıcı, parçalanmış anılarını sayfalar üzerinde birleştirerek kendi zihinsel bütünlüğünü yeniden inşa etmeye çabalar.

“Eve Dönmek”: Psikolojik Bir Yolculuk

“Eve dönmek” sokakları geçip eski bir kapıyı çalmaktan ziyade, bireyin ailesinin sessizliğinden, toplumun beklentilerinden ve geçmişin gölgelerinden sıyrılarak kendi benliğini bulmasıdır.

Anlatıcı eve her döndüğünde, ebeveynlerinin korku dolu dünyası ile kendi kurduğu dünya arasındaki mesafeyi ölçer. Anlar ki, çocukluğun o koşulsuz kabul gören, sokağında neşeyle kaybolunan evine masumca bir dönüş artık imkânsızdır; çünkü dönülen ev değişmiş, dönen kişi de masumiyetini yitirmiştir.

Psikolojik anlamda eve dönebilmek, kusursuz bir geçmişe kaçmak değil; yıkıntıları, ebeveynlerin zayıflıklarını ve kendi “ikincil karakter”liğini olduğu gibi kabullenme cesaretini göstermektir.

Yazar bize şunu gösterir: Geçmişin hayaletlerinden kaçan değil, o hayaletleri dürüstçe kendi hikâyesine katabilen insan nihayet evini bulabilir.

Hatice Nur Güllü
Hatice Nur Güllü
Hatice Nur Güllü, ergen ve yetişkinlerle çalışan, Bilişsel Davranışçı Terapi ve Dinamik Psikoterapi ekollerine hâkim bir psikologtur. Aile Danışmanlığı alanındaki yüksek lisans eğitimini tez aşamasında sürdürmektedir. Klinik pratiğinde psikolojik belirtileri yalnızca semptom düzeyinde değil, altta yatan duygusal ve bilişsel örüntülerle birlikte ele alır. Kaygı, travma ve ilişkisel süreçler üzerine çalışmakta; psikoloji alanında yazılarıyla klinik bilgi ile düşünsel üretimi buluşturmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar