Günümüzde insanların hayat telaşına baktığımızda göze çarpan pek çok şey var: yetişilmesi gereken yerler, alınması gereken kararlar, gidilip görülmesi gereken mekânlar, tanışılması gereken insanlar, sorumluluklar, planlar, başvurular… Tüm bu akışın içinde ise ortak bir beklenti var: hızlı olması. Hız, insana ilerleme hissi vermesinin yanında aslında bir son vaadi de sunar. Ne kadar hızlı gidilirse, o sona o kadar çabuk ulaşılacakmış gibi hissedilir. Ve o son, çoğu zaman rahatlamanın, tamamlanmanın, artık aramaya gerek kalmamasının hayalidir. Yani o noktaya ne kadar çabuk varılırsa, huzura o kadar erken erişilmiş olur. Huzur da çoğu zaman “tamamlanmış” hissetmek gibi algılanır. Bu yüzden acele etmek, bir bakıma bir an önce “tamamlanmış olma” arzusudur.
Tamamlanmış hissetmek, ilk bakışta herkes için ortak bir hedef gibi görünse de, aslında oldukça öznel bir deneyimdir. Kimi için bu, duygusal olarak dengede olmak; kimi için bir yere ait hissetmek; kimi için ise hayatını belirli bir düzene oturtabilmektir.
Ancak tüm bu farklı anlamların içinde giderek baskınlaşan ve hemen hemen hepimiz için ortaklaşan bir çıkarım vardır; tamamlanmışlık, çoğu zaman başarıyla eşitlenir. Belirli bir noktaya gelmiş olmak, bir şeyi “başarmış” olmak, yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda kişinin kendini meşru hissetmesinin de bir yolu haline gelir. Bu noktada tamamlanmışlık, bir deneyim olmaktan çıkıp kişinin toplumdaki değerini belirleyen bir ölçüte dönüşür. Peki insan, yaptığı şeylerle mi değer kazanır, yoksa zaten var olduğu için mi değerlidir?
Varoluşçu Düşüncenin Temel İlkesi: Varoluş Özden Önce Gelir
Bu noktada varoluşçu düşüncenin temel önermelerinden biri farklı bir kapı aralar: insan, ne yaptığıyla tanımlanan sabit bir özle dünyaya gelmez. Jean-Paul Sartre’ın ifade ettiği gibi, varoluş özden önce gelir. Yani insan önce vardır, sonra ne olacağını, nasıl biri olacağını kurar. (Sartre, 1943/2007). Bu bakış açısı, tamamlanmışlık fikrini de yerinden eder. Çünkü eğer insan baştan belirlenmiş bir öz taşımıyorsa, ulaşılması gereken nihai bir “tam hal” de yoktur. Bu durumda başarı, insanı tamamlayan bir şey olmaktan çok, onun kurduğu sayısız olasılıktan yalnızca biri haline gelir.
Performans Toplumu: Başarı Üzerinden Kurulan Değer
Günümüzde insan, neyi ne kadar yaptığıyla değerlendirilir hale gelmiştir. Çabalar ve alınan sonuçlar öne çıkar, kişi belli bir saygınlık ve görünürlük kazanır. Bunun sonucunda kişinin kafasında sürekli dönüp duran bir soru ortaya çıkar: “Yeterince yaptım mı?” Bu soru, yalnızca performansla ilgili gibi görünse de zamanla kişinin öz değerine genellenebilir. Bu yüzden aynı soru, yavaş yavaş “Yeterli miyim?” sorusuna evrilir. Bu sorgulamanın ortaya çıkmasında içinde yaşadığımız toplumsal düzen büyük rol oynar.
Byung-Chul Han’ın “performans toplumu” olarak tanımladığı bu düzende birey, dışsal baskılarla değil, kendi içinden gelen bir zorunlulukla hareket eder (Han, 2015). Artık yasaklayan bir otorite yoktur; onun yerini “daha fazlasını yapmalısın” diyen bir iç ses almıştır. Bu nedenle birey, yalnızca sorumluluklarını yerine getirmekle kalmaz; geride kalmamak için sürekli kendini geliştirmek, ilerletmek zorunda hisseder. Dinlenmek bile çoğu zaman suçluluk hissettirir. Böyle bir düzen içinde başarı, kutlanması gereken bir sonuçtan ziyade var olmanın gerekçesi haline gelir. Verimli ve üretken olmak, topluma karışmanın başlıca şartı gibi hissedilir. Kişi ne kadar üretirse o kadar görünür, ne kadar görünürse o kadar “var” hisseder.
Ne var ki bu döngünün tamamlandığı ve kişinin artık kendini yeterli hissettiği kesin bir nokta yoktur. Çünkü performansın ölçüsü sabit değildir; her ulaşılan nokta, bir sonraki hedefin başlangıcına dönüşür. Böylece insan, tamamlanmak için daha fazla üretir; ama tam da bu yüzden hiçbir zaman tamamlanmış hissedemez.
Sosyal Saat: Normatif Zamanın İcadı
Performansın bu denli merkezde olduğu bir düzende, yalnızca ne yaptığımız değil, ne zaman yaptığımız da önemlidir. Hayatta atmamız gereken adımlar sanki önceden sırasıyla belirlenmiştir: belirli yaşlarda mezun olmak, meslek sahibi olup evlenmek, “bir şey olmak”. Bernice Neugarten’ın “sosyal saat” olarak tanımladığı bu yapı, bireylerin yaşamlarını kültürel olarak belirlenmiş zaman çizelgelerine göre değerlendirmelerine yol açar (Neugarten, 1979). Bu çizelgeler çoğu zaman görünmezdir; ama hissi oldukça somuttur. Kişi kendi hızını değil, bu ortak takvimi referans alarak ilerlediğinde, “gecikme” hissi kaçınılmaz hale gelir. Böylece “geç kalmak”, zamansal bir gerçeklikten çok, dışarıdan ödünç alınmış bir ölçünün içselleştirilmiş sonucu olarak ortaya çıkar.
“Doğru zaman” fikri, bireylerin öznel gerçekliklerini yok sayar. Kişi kendi ritminden uzaklaştıkça, hayatıyla arasındaki mesafe de artar.
Yanlış Zaman Referansı: Zamansal Karşılaştırma Kuramı
Zamanı dışsal bir akış olmasının haricinde zihinsel bir karşılaştırma alanı olarak da deneyimleriz. Geçmişte olduğumuz hâl, şimdi olduğumuz durum ve olabileceğimizi düşündüğümüz geleceği sürekli kıyaslama ihtiyacı hissederiz. Bu noktada Zamansal Karşılaştırma Kuramı, bireyin kendini değerlendirme sürecinde zamansal referanslara başvurduğunu ve öz-yargının bu referanslar üzerinden şekillendiğini öne sürer (Albert, 1977). Bu durumun kişiyi yıpratan tarafı, karşılaştırmanın kendisinden çok referans noktalarının gerçekçi olmamasıdır. Geçmişe bakarken belirli anıları seçer, geleceğe bakarken ise çoğu zaman idealize edilmiş bir benlik tasarımı kurarız. Böylece bugün olduğumuz yer, olduğundan daha eksik görünmeye başlar. Geç kalmışlık hissi de çoğu zaman burada ortaya çıkar: zihinde kurulmuş varsayımsal bir zaman çizelgesine yetişilemediğinde.
Neden Bu Kadar Acele Ediyoruz?
Peki insan neden sürekli bir yere yetişmeye çalışır? Neden belirli bir yaşa, belirli bir başarıya ya da belirli bir hayata ulaşamamış olmak bu kadar yoğun bir kaygı yaratır? Bu soruya varoluşçu psikoterapinin önemli isimlerinden psikiyatrist ve psikoterapist Irvin D. Yalom farklı bir perspektif sunar. Yalom’a göre insanın birçok kaygısının altında, doğrudan farkında olmasa bile, ölüm gerçeğiyle kurduğu ilişki bulunur. İnsan, yaşamının bir gün son bulacağını bilir; ancak bu bilgi çoğu zaman bilinçte açık bir düşünce olarak değil, gündelik hayatın içine dağılmış bir huzursuzluk olarak kendini gösterir. Bu nedenle ölüm kaygısı yalnızca ölmekten korkmak şeklinde yaşanmaz; bazen kaçırılan fırsatlara, bazen yetişememe hissine, bazen de “potansiyelini gerçekleştirememe” endişesine dönüşür (Yalom, 2008).
Yalom bu durumu şu cümleyle ifade eder: “Yaşanmamış bir hayat ne kadar büyükse, ölüm kaygısı da o kadar büyük olur” (Yalom, 2008). Ancak Yalom’un vurguladığı nokta, insanın bu kaygının içine hapsolması değildir. Aksine, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmenin hayatı daha anlamlı kılabileceğini savunur. Çünkü zamanın sınırlı olduğunu fark etmek, her şeyi hızlandırmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez; bizim için neyin gerçekten önemli olduğunu daha dikkatli seçmemizi sağlar. Belki de asıl soru, hayata geç kalıp kalmadığımız veya ne kadar yol aldığımız değil; yürüdüğümüz yolun gerçekten bize ait olup olmadığıdır. Çünkü zamanın sınırlı olduğu kadar, yaşayacağımız hayatların sayısı da sınırlıdır.

