21. yüzyılda sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte bireylerde “bir şeylere yetişme” kaygısının belirgin biçimde arttığı görülmektedir. Günümüzde insanlar yalnızca kendi yaşamlarını deneyimlemekle kalmamakta, aynı zamanda yüzlerce kişinin hayatına sürekli olarak tanıklık etmektedir. Ancak sosyal medyada karşılaşılan yaşamlar çoğu zaman gerçeğin tamamını yansıtmamaktadır. Gerçek hayatta sıradan kabul edilebilecek bireyler, sosyal medya platformlarında “başarılı”, “mutlu”, “güzel”, “sağlıklı” ve “kusursuz” kimlikler inşa edebilmektedir. Bu durum, bireylerin kendilerini başkalarıyla kıyaslama eğilimini artırmakta ve zamanla psikolojik baskıya dönüşebilmektedir.
Sosyal medya algoritmaları, kullanıcıların dikkatini çekebilecek içerikleri sürekli olarak karşılarına çıkarmak üzerine kuruludur. Özellikle başarı, estetik görünüm, lüks yaşam tarzı ya da romantik ilişkiler gibi ilgi çekici içeriklerin öne çıkarılması, bireylerde “yukarı yönde sosyal karşılaştırma” davranışını tetiklemektedir. Yukarı yönde karşılaştırma, kişinin kendisini; başarı, fiziksel görünüm, maddi durum, ilişki veya yaşam standardı açısından kendisinden daha iyi durumda olduğunu düşündüğü bireylerle kıyaslamasıdır. Bu karşılaştırma kimi zaman motive edici olsa da yoğun ve sürekli hâle geldiğinde özgüven kaybına, yetersizlik hissine ve mutsuzluğa neden olabilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, sosyal medyada görülen yaşamların çoğu zaman seçilmiş ve düzenlenmiş içeriklerden oluşmasıdır. İnsanlar genellikle başarısızlıklarını, yalnızlıklarını, kaygılarını veya sıradan anlarını paylaşmak yerine hayatlarının en mutlu ve etkileyici kesitlerini görünür kılmaktadır. Fotoğraflar filtrelenmekte, videolar düzenlenmekte ve yaşamın yalnızca “beğenilmeye değer” bölümleri paylaşılmaktadır. Dolayısıyla birey, başkasının özenle hazırlanmış “en iyi anlarını”, kendi hayatının sıradan ve gerçek hâliyle karşılaştırmaktadır. Bu durum algıyı bozmakta ve kişinin kendisini eksik hissetmesine yol açmaktadır.
Sosyal medyada yapılan bu kıyaslamalar, geçmişte aile içinde sıkça kullanılan “komşunun çocuğu” söylemine benzetilebilir. Çocukluk döneminde bazı bireyler; “Komşunun çocuğu yüksek not aldı, sen neden alamadın?”, “O evlendi, işe girdi, sen hâlâ ne yapıyorsun?” gibi cümlelere maruz kalmıştır. Günümüzde ise bu eleştiriler dışarıdan gelmek yerine bireyin iç sesi hâline dönüşmektedir. Kişi sosyal medyada bir arkadaşının yeni işe başladığını gördüğünde “Ben hâlâ işsizim”, bir başkasının evlendiğini gördüğünde “Ben neden geride kaldım?” ya da bir tatil paylaşımına baktığında “Herkes hayatını yaşıyor, ben sadece çalışıyorum” düşüncelerine kapılabilmektedir. Zamanla bu düşünceler bireyin yaşamından memnuniyet duymasını zorlaştırmaktadır.
Özellikle genç yetişkinlik döneminde insanlar eğitim, kariyer, ilişki ve ekonomik başarı gibi konularda yoğun toplumsal baskı hissetmektedir. Sosyal medya ise bu baskıyı görünür hâle getirerek herkesi aynı zaman çizelgesinde yaşamak zorundaymış gibi göstermektedir. Belirli bir yaşta mezun olmak, işe girmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak veya maddi açıdan güçlü görünmek; adeta başarı kriteri olarak sunulmaktadır. Bu durum bireylerde sürekli bir yetişme çabası oluşturmaktadır. Oysa her insanın yaşam koşulları, psikolojik dayanıklılığı, ekonomik imkânları ve yaşam deneyimleri birbirinden farklıdır. Aynı yaşta olmak, aynı hayat aşamasında olunması gerektiği anlamına gelmemektedir.
Bu noktada “geri kalma korkusu” olarak bilinen FOMO kavramı öne çıkmaktadır. FOMO, bireyin başkalarının yaşadığı deneyimleri kaçırdığı düşüncesiyle huzursuz hissetmesi olarak açıklanmaktadır. Sürekli çevrim içi kalma isteği, sosyal medyayı sık sık kontrol etme davranışı ve başkalarının yaşamlarını takip etme ihtiyacı bu durumla ilişkilendirilmektedir. İnsanlar başkalarının eğlendiğini, başarılı olduğunu veya mutlu ilişkiler yaşadığını gördükçe kendi hayatlarının eksik olduğu düşüncesine daha fazla kapılabilmektedir. Bu durum ise kişinin mevcut yaşamından tatmin olmasını zorlaştırmaktadır.
Uzun vadede sürekli kıyaslama davranışı; kaygı bozukluğu, tükenmişlik hissi, özgüven problemleri ve depresif düşünceler üzerinde etkili olabilmektedir. Çünkü birey zamanla kendi gelişimine odaklanmak yerine başkalarının hayatını takip etmeye başlamaktadır. Böylece kişinin öz değeri, kendi başarılarından değil; çevresindeki insanların başarılarından etkilenmektedir. Bu durum bireyin kendisini yetersiz hissetmesine ve motivasyonunun azalmasına neden olabilmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki hayat doğrusal bir yarış değildir. Her bireyin yaşam temposu, hedefleri ve beklentileri farklıdır. Sosyal medyada görülen “kusursuz hayatlar” çoğu zaman gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü yansıtmaktadır. İnsanların görünmeyen sorunları, kaygıları ve başarısızlıkları da vardır. Bu nedenle bireyin kendisini sürekli başkalarıyla kıyaslamak yerine kendi gelişimine, kendi hedeflerine ve iyi oluşuna odaklanması faydalı bir yaklaşım olacaktır. Gerçek mutluluk, başkalarını geçmekten değil; kişinin kendi yaşamını anlamlı bulmasından geçmektedir. Hayatı bir yarış olarak görmek yerine bireysel bir yolculuk olarak değerlendirmek, bireyin hem ruh sağlığını korumasına hem de kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir.


