HATA YAPAMAMAK: İLK VETONUN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR
Merhaba sevgili sen,
Bir zamanlar, çocukluk bahçesinde koşan her insan yavrusu için hata yapmak; toprağa düşüp dizini kanatmak, sonra neşeyle kalkıp yeniden koşturmak, demir para yutmak, yanlış defterini okula götürmek, evde tek başına kek yapmaya çalışıp bir de onu yakmak ve fırından eve dönerken ekmeğin sıcak köşesini - üstelik annenin haberi olmadan - koparıp yutmak ve eve gidene kadar suçluluktan kalbinin atması gibi doğaldı. Hatta öğrenmenin en renkli, en masum adımıydı. Ancak sen de çok iyi biliyorsun ki sevgili sen; bazı çocuklar için o bahçenin kuralları baştan başka yazılmıştır. Alice Miller’ın eserlerinde altını çizdiği gibi, ebeveynlerin koşullu sevgileri ve bitmek bilmeyen beklentileri altında çocuklar, o neşeli hatalarını erken yaşta gömmek zorunda kalırlar. Bu da yetişkinlikteki pek çok karar ve isteklerini de gömmek olarak yaşamlarına yansır. Eğer bir çocuk, hata yaptığında sevgiden mahrum bırakılacağına, eleştirileceğine ya da yok sayılacağına inandırıldıysa, zihni çok sert ve acımasız bir kuralı ezberler: "Hata yaparsam sevilmem, hata yaparsam yok sayılırım." Bu cümleyle büyüyen sen, yetişkinlik kapısından içeri girdiğinde o eski korkuyu dışarıda bırakamazsın; aksine kusursuzluğun arkasına saklanan görünmez zırhlar kuşanırsın ve en acısı da şudur: Uzunca bir süre hiç hata yapmadan, kusursuz bir performansla o ipin üstünde yürüdüğün yolda, ilk kez hata yaptığında ve hayat sana sert bir "veto" çektiğinde dünyan başına yıkılır. Elbette ki bu durum tek sefere özgü değildir. Yaşam devam ettikçe ve sevgili sen, kendinin asıl değerinin istek ve cesaretlerinden geldiğine inanmadıkça sıklıkla kapını çalan bir durum olacaktır.
İlk Veto, Çocukluktan Kalan Yankı ve Sorumluluk Çizgisi
Yetişkin bir insanın, yaptığı küçük bir hata yüzünden günlerce uykusuz kalması, kendini suçlaması ve sanki tüm kariyeri ya da varlığı son bulmuş gibi hissetmesi yalnız o anki hatanın büyüklüğüyle açıklanamaz. O an içinde koptuğunu hissettiğin o fırtına, yıllar önce hata yaptığında en yakınlarından gördüğün o keskin bakışın bugünkü yankısından başka bir şey değildir. Çocuk psikolojisinin öncülerinden Alice Miller, çocukların ebeveynlerinin beklentileri ve koşullu sevgileri altında kendi gerçek benliklerini nasıl bastırmak zorunda kaldıklarını derinlemesine inceler. Miller'a göre, hata yapmanın "sevgi kaybetme" tehdidiyle eş tutulduğu evlerde büyüyen çocuklar, içlerindeki o kusursuz çocuk imajını bir koruma kalkanı gibi kuşanırlar. O ilk veto veya eleştiri ise ruhundaki en eski yarayı tetikler: "İşte gördün mü, yine hata yaptın, artık bu masada yerin yok." Sanki hatanın bedelini değil de, bizzat ruhunun haklılığını ve sevilmeye değer olduğunu kanıtlamak zorunda kalmış gibi derin bir dehşet kaplar içini.
Psikanalist Karen Horney’nin "nevrotik kusursuzluk ihtiyacı" olarak tanımladığı o ruhsal durum, tam da bu noktada devreye girer. Horney, bireyin her adımını kusursuz atmaya çalışarak aslında derinlerde yatan yetersizlik ve reddedilme kaygısını örtbas etmeye çalıştığını söyler. İster klinik bir araştırma yürütürken ister hayatın başka bir alanında olsun, en ufak bir açık vermemek için zihnen ve bedenen tetikte yaşarsın. Araştırmalar da gösteriyor ki; sürekli hata yapma korkusuyla beslenen yüksek standartlar, bireyi motive etmekten ziyade kronik bir tükenmişliğe ve yoğun suçluluk sarmalına sürükler.
İşte tam burada, seninle çok hayati, çok ince bir çizgide yüzleşmemiz gerekir: Hata sonucunda sorumluluk almak ile yoğun bir suçluluk sarmalında kendini infaz etmek aynı şey değildir. Psikolojik olarak olgunlaşmak, yaptığın hatanın sorumluluğunu alabilmeyi, sonuçlarıyla yüzleşmeyi ve gerekirse telafi etmeyi gerektirir; bu senin erdeminin ta kendisidir. Ancak suçluluk duygusu, hatayı düzeltmeye yarayan yapıcı bir pusula olmaktan çıkıp seni sürekli hırpalayan içsel bir cellada dönüştüğünde, ne sorumluluğa yer kalır ne de iyileşmeye. Sürekli "Hata yapmamalıyım, asla açık vermemeliyim" baskısıyla yaşamak, insanı en çok da kendi özünden ve hayallerinden uzaklaştırır.
Kendine Şefkatle Yaklaşmak ve Özgürleşmek
Çocukluk bahçesinde o ekmek köşesini gizlice yerken kalbimizde attığı o minik suçluluk hissi, büyüdükçe yerini "asla hata yapmamalısın" diyen o keskin diktaya bıraktı. Oysa içsel yolculuğumuzda Carl Rogers’ın da hatırlattığı gibi, ruhumuzun en temel şifası "koşulsuz kabul" de saklıdır. Eğer dış dünyadan esirgenen o şefkati, en çok da kendi içimizden biz esirgersek; hayat hepimiz için bir hata yapma korku tüneline, sürekli ilk vetoyu yeme kaygısıyla atılmış adımlara dönüşür. Oysa insan olmanın en kusurlu, en gerçek hali düşe kalka yürümektir; çünkü mükemmellik taşınır bir yük değil, ruhu felç eden görünmez bir kafestir.
Bugün, o eski çocukluk korkularının ve ilk vetoların gölgesinde kalan sesini biraz olsun yumuşatma vaktidir sevgili okur. Yaptığın o hatalar senin kimliğinin kalıcı birer lekesi değil; sadece o anki yorgunluğunla, bilginle, dalgınlığınla ya da sadece insan olmanın o olağan zayıflığıyla aldığın kararların sonuçlarıdır. Hatalarına şefkatle bakabildiğin, sorumluluğu vicdan azabına ve kendini infaz etmeye dönüştürmeden omuzlarında taşıyabildiğin ve en önemlisi o çocukluk bahçesindeki "hata yapma lüksünü" kendine yeniden tanıdığın an... İşte o zaman, ne dışarıdan gelen bir veto seni yıkabilir ne de içindeki o acımasız mahkeme sana ceza kesebilir.
Kendi hayatının başrolünde, zırhlarını indirmiş ve ilk defa özgürce nefes alarak yürüyebilmen dileğiyle.


